tualimforum.com  

Geri git   tualimforum.com > ÇOCUK DÜNYASI > Masallar ve Hikayeler > Çocuk Masalları/Çocuk Hikayeleri
amp;markreadhash=guest" rel="nofollow">Bütün Forumları okunmuş kabul etrel="nofollow">Bütün Forumları okunmuş kabul et
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Çocuk Masalları/Çocuk Hikayeleri Çocuk masalları,Türk ve Dünya edebiyatından çocuk masalları,Çocuklar için masallar...


Konu Bilgileri
Konu Başlığı
GULLIVER DEVLER ÜLKESİNDE- Brobdingnag'a Yolculuk
Konudaki Cevap Sayısı
4
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
2292

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 30.10.08, 20:45   #1 (permalink)
Kullanıcı Profili
Delta Üye
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nerden: Konya
Mesajlar: 833
Konular: 724
Puan Grafiği
Rep Puanı:1364
Rep Gücü:0
RD:AnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud of
Teşekkür

Ettiği Teşekkür: 16
29 Mesajına 34 Kere Teşekkür Edlidi
:
Standart GULLIVER DEVLER ÜLKESİNDE- Brobdingnag'a Yolculuk

Brobdingnag'a Yolculuk


Büyük bir fırtına; karaya, su getirmek üzere sandal gönderiliyor; ülkeyi keşfetmek için yazar da birlikte gidiyor ve karada kalıyor. Yazarı yerlilerden biri yakalıyor; bir çiftçinin evine götürüyor; orada nasıl karşılanıyor; başına gelenler; yerlilerin betimlenmesi. Yaratılışım ve bahtım, beni hareketli, rahatı olmayan bir yaşama yargılamış olacak ki, ülkeme döndükten iki ay sonra gene yurdumdan ayrıldım. 1702 Haziranı'nın yirminci günü, Downs'ta, Adventure adlı bir gemiye bindim; kaptanı Cornwall'lı John Nicholas'tı; gemi, Surat'ya gidiyordu. Umut Burnu'na kadar rüzgâr çok uygun gitti; içecek su almak için karaya indik; fakat, gemide bir delik açılmış olduğunu görerek bütün malları boşalttık ve kışı burada geçirdik. Kaptanımız sıtmaya tutulduğundan Umut Burnu'ndan ancak mart sonunda ayrılabildik; Madagascar boğazından geçinceye kadar rahat bir yolculuk yaptık. Bu denizlerde aralık başından mayıs başına kadar kuzeybatıdan düzenli bir rüzgâr esermiş; fakat biz, 19 Nisan'da, Madagascar'ın kuzeyine, beş derece güney enlemine geldiğimizde, rüzgâr daha batıdan gelerek, daha şiddetle esmeye başladı; ve bizi, kaptanımızın 2 Mayıs'ta saptadığına göre, Molucca adalarının biraz doğusuna attı; sonra dindi. Her yan derin bir sessizlik içindeydi: hayli sevindim; fakat kaptanımız bu denizlerde çok dolaşmış deneyimli bir denizci olduğundan şiddetli bir fırtınaya hazır olmamızı söyledi; dediği gibi de ertesi gün güney musonu denen bir rüzgâr güneyden esmeye başladı. Rüzgârın şiddetinin artacağını anlayarak yan yelkeni sardık, pruva yelkenini de kapamaya hazırdık. Hava kötüleşince, toplarımızı sıkıca yerlerine bağladık ve mizana yelkenini topladık. Gemi açıklarda olduğundan, rüzgârı başa almaktansa, önünde sürüklenmeyi daha uygun bulduk. Pruva yelkenini camadana vurduk, iskotunu vira ettik; dümen, boca alabandaydı. Gemi iyi dayanıyordu; fırtına gerçekten çok şiddetlenmiş, dalgalar tehlikeli olmaya başlamıştı. Filasaya asılarak dümenciye yardım ettik; gabye direğini indirmedik; çünkü direk yerinde oldukça, karadan da uzakta olduğumuzdan, gemimiz daha iyi hareket ediyordu. Fırtına dinince, pruva ve mayistre yelkenlerini çektik; gemiyi faça ettik; sonra da mizana, gabye mayistre, gabye pruva yelkenlerini açtık. Rotamız doğu-kuzeydoğuydu: rüzgâr güneybatıdan esiyordu. İskele kontrasını çattık; rüzgârüstü brasya ve mantilyelerini çözdük; rüzgâraltı brasyalarını taktık ve burina halatlarını sıkıca çektik, bağladık; mizana kontrasını da rüzgârüstü ettik, ve elden geldiği kadar o durumda tutmaya çalıştık. Fırtınayı, batı-güneybatıdan esen bir rüzgâr izledi; kestirimime göre, beş yüz fersah kadar doğuya sürüklenmiştik; gemideki en yaşlı ve deneyimli denizciler bile nerede olduğumuzu bilmiyorlardı. Yiyeceğimiz iyi dayanmış, gemimize de bir şey olmamıştı; bütün tayfalar sapa sağlamdı; fakat en büyük sıkıntımız susuzluktu. Biraz daha kuzeye dönerek Tataristan'ın kuzeybatısına ve Buzdenizi'ne gitmek olasılığı karşısında, bulunduğumuz rotayı izlemenin daha iyi olacağını düşündük. 16 Haziran 1703 günü, gabye direği üzerindeki miço, karanın göründüğünü söyledi. 17 Haziran'da da, büyük bir ada ya da anakara (ada mı, anakara mı bilmiyorduk) karşımıza çıkıverdi. Güneyinde ufak bir çıkıntı ve bir koy vardı. Koy, yüz tondan büyük bir gemiyi barındıramayacak kadar sığ olduğundan, bir fersah açıkta demirledik. Kaptan, on iki kadar silahlı tayfayı sandalla karaya gönderdi; su bulurlarsa doldurmaları için birçok fıçı da vermişti; ben de tayfalarla birlikte gitmek için kaptanın iznini rica etmiştim: ülkeyi görmek, yeni şeyler bulmak istiyordum. Karaya çıkınca, ne bir dere ya da pınara, ne de bir insan izine rasladık. Bunun üzerine, tayfalarımız, içecek su aramak üzere kıyıda dolaşmaya koyuldular; ben de yalnız başıma içerlere doğru bir mil kadar ilerledim. Ülke kıraç ve kayalıktı; yorulmaya başlamıştım; merakımı giderecek bir şey de göremediğimden; yavaş yavaş koya doğru yürüdüm; deniz karşıma çıkınca, baktım tayfalar sandala binmiş, can havliyle küreklere sarılmış, gemiye doğru yol alıyorlar; hiçbir yararı olmayacağını bildiğim halde, arkalarından bağıracaktım; fakat birdenbire, dev gibi bir yaratığın, deniz içinde olanca hızıyla yürüyerek arkalarından gittiğini gördüm; su ancak dizlerine kadar geliyordu, olağanüstü uzun adımlar atıyordu. Fakat bereket versin, tayfalar yarım fersah kadar ilerlemişti; denizde de sivri kayalar vardı da, dev adam sandala yetişememişti. Bunu bana sonra söylediler; çünkü bu serüvenin sonunu beklemeye cesaret edememiş; olanca hızımla o önce gittiğim yana koşmuştum. Çok dik bir yokuştan çıktım; ve tepeden ülkenin bir parçasını görebildim: baştanbaşa ekiliydi; herhalde saman elde etmek için ekilmiş bu topraklarda, otların uzunluğu beni şaşkın bıraktı; her biri aşağı yukarı yirmi ayaktı. Buradan bir ana yola çıktım (ben, bunu anayol sanmıştım, oysa bura halkının arpa tarlalarını geçmek için kullandığı bir keçiyoluymuş); bir süre yürüdüm; fakat çevrede bir şey göremiyordum: hasat zamanı yakın olduğundan ekinler kırk ayağa kadar yükselmişti. Ancak bir saat gittikten sonra tarlanın kıyısına gelebildim; çevresi, hiç değilse yüz yirmi ayak boyunda bir çitle çevrilmişti; ağaçlar da o kadar yüksekti ki boylarını bir türlü hesaplayamadım. Bu tarladan yandakine geçmek için bir merdiven vardı; dört basamaklıydı, sonuncu basamağın üstünde de kocaman bir taş duruyordu. Buradan çıkamazdım; çünkü, basamaklar altı, üstteki taş da yirmi ayak yüksekliğindeydi. Çitte, geçebileceğim bir delik ararken, bu ülke halkından birini gördüm: merdivene doğru yürüyordu; biraz önce sandalı kovalayan adamın boyundaydı. Bir çan kulesi kadar uzun olup her adımda, kestirebildiğim kadarıyla, on yarda ilerliyordu. Çok kötü korkmuş ve şaşırmıştım; koştum, ekinlerin arasına gizlendim; ve oradan bu yaratığın merdivenin üzerine çıktığını gördüm; sağındaki tarlaya baktı; ses borularından birkaç derece daha gür bir sesle bağırdı; ses o kadar yüksekten geliyordu ki, gök gürlüyor sanmıştım. Bunun üzerine, kendi gibi yedi dev, ellerinde her biri bizimkilerin altı katı büyüklükte oraklarla yaklaştılar; bunlar, o kendilerini çağıran adam kadar iyi giyinmemişlerdi; herhalde hizmetçileri ya da işçileriydiler; çünkü onun birkaç sözü üzerine bulunduğum tarladaki ekinleri biçmeye başladılar. Onlardan elimden geldiği kadar uzaklaşmaya çalışıyordum; fakat, ekin saplarının arası ancak bir ayak olduğundan geçmek için büyük zorluklar çekiyordum. Her neyse, bir atılışla, ekinlerin rüzgâr ve yağmurla yere yatmış olduğu bir yere geldim; bir adım daha atmama olanak yoktu: saplar, birbirine öyle dolaşmıştı ki bir türlü aralarından geçemiyordum; yere düşmüş başakların püskülleri de öyle sağlam, öyle sivriydi ki, giysilerimi delip etlerime batıyordu; biçicilerin de, yüz yarda kadar arkamda olduklarnı gürültülerinden anladım... yorgunluk bütün cesaretimi kırmıştı; karamsarlık ve umutsuzluğa kapılmıştım: bir sapan yoluna uzandım; ömrümün burada sona ermesini yürekten diliyordum. Dul kalacak zavallı karım ve babasız yavrularım aklıma geldi; içim sızladı. Bütün dost ve akrabalarımın sözlerini dinlemeyerek ikinci kez yolculuğa çıkmakla göstermiş olduğum inat ve çılgınlığa pişman olmuştum. Endişeler içinde kıvranırken Lilliput'u düşünmekten kendimi alamadım: Lilliputlular beni bu dünyanın en büyük yaratığı saymışlardı; orada koca bir imparatorluk filosunu kolumun gücüyle çekebilmiş; ve o ülkenin tarihine geçecek, milyonlarca kişi tanık olduğu halde, gelecek kuşakların inanmakta güçlük çekeceği daha birçok şey yapmıştım. Bir Lilliputlunun bizim aramızda olacağı gibi, benim de bu ülkede önemsiz bir yaratık gibi görünmekten duyacağım utancı düşündüm; fakat bu, herhalde başıma gelecek kötülüklerin en az kötüsüydü; çünkü, insanlar, boyutları ölçüsünde vahşi ve kıyıcı olduklarına göre, bu koca vahşilerden biri beni yakalayacak olursa, kesinlikle bir lokmada yutardı. Her şeyin yalnızca görece büyük ya da küçük olabileceğini söyleyen filozoflar ne haklıdır! Yazgının cilvesiyle, Lilliputlular da kendilerine göre -kendilerinin bana küçüklüğü ölçüsünde- ufak insanların bulunduğu bir ülke bulabilirlerdi; dünyanın daha keşfedilmemiş bir bucağında da, bu dev soyunu alt edecek ölümlüler olup olmadığını kim biliyor? Korku ve şaşkınlık içinde olmakla birlikte, bu düşüncelere dalmaktan kendimi alamamıştım. Bu ara, orakçılardan biri yattığım yere on yarda kadar yaklaşmıştı; bir adım daha atsa, ya ayağının altında ezilecek ya da bir orak vurmasıyla ikiye bölünecektim. Tam adımını atacağı sırada, can havliyle avazım çıktığı kadar bağırdım. O koca yaratık duruverdi; bir süre aşağı doğru dört bir yana bakındı; ve sonunda beni yattığım yerde gördü. Tıpkı küçük, tehlikeli bir hayvanı, ısırmasına ya da tırmalamasına olanak vermeden yakalamak isteyen biri gibi, beni sakınganlıkla süzdü (İngiltere'de gelincik yakalamak için ben de böyle yapardım); sonra, baş ve işaret parmaklarıyla belimi arkadan kavradı; ve biçimimi görmek için beni gözlerine üç yarda kadar yaklaştırdı. Amacını anladım; talihin yardımıyla da akıl ettim, beni yerden altmış ayak yüksekte sımsıkı tutup yanlarımı acıtmakla birlikte, parmaklarından kayarım korkusuyla, hiç çırpınmamaya karar verdim. Yalnızca gözlerimi güneşe doğru kaldırıp ellerimi, yalvarır gibi, birbirine kavuşturdum; durumuma uygun, dokunaklı ve alçakgönüllü bir edayla birkaç sözcük söyledim. Çünkü, öldürmek istediğimiz küçük zararlı hayvanları yere çarptığımız gibi beni fırlatıp parça parça etmesinden korkuyordum. Talihim varmış: sesim ve işaretlerim hoşuna gitmiş gibiydi; beni merakla süzmeye başladı; ne dediğimi anlamamakla birlikte heceli sesler çıkarmama şaşırmıştı. Bense bu ara, inlemekten, yaşlar dökmekten kendimi alamıyor, başımı sürekli olarak yanlarıma doğru çevirerek parmaklarının baskısıyla, ne acılar duyduğumu elimden geldiği kadar anlatmaya çalışıyordum. Ne demek istediğimi galiba anladı; ceketinin eteğini kaldırarak beni yavaşça içine koydu ve hemen efendisine doğru koşmaya başladı. Efendisi, benim tarlada o ilk gördüğüm adamdı; zengin bir çiftçiydi. Hizmetçisinin, benim hakkımda dili döndüğü kadar söylediklerini dinledikten sonra, yerden sıradan bir baston boyunda küçük bir saman çöpü aldı; bununla arkamdaki ceketin eteklerini kaldırdı: galiba ceketimi doğanın vermiş olduğu bir örtü sanmıştı; yüzümü daha iyi görmek için de saçlarıma üfledi; hizmetçilerini yanına çağırarak (sonradan öğrendiğime göre) tarlada bana benzeyen daha başka yaratıklar görüp görmediklerini sordu. Sonra beni yavaşça dört ayak üstü yere bıraktı; fakat hemen kalktım; yavaş yavaş, aşağı yukarı yürümeye başladım: kaçmak niyetinde olmadığımı göstermek istiyordum. Devinimlerimi daha yakından görebilmek için hepsi çepeçevre oturdu; şapkamı çıkardım. çiftçiye dönerek saygıyla eğildim; sonra dize vardım; ellerimi ve gözlerimi havaya kaldırdım ve var gütümce bağırarak birkaç sözcük söyledim; cebimden altın dolu bir kese çıkararak büyük bir alçakgönüllülükle kendisine uzattım. Keseyi avucunun içine aldı; ne olduğunu anlamak için gözlerine yaklaştırdı; sonra, yeninden çıkardığı bir iğnenin ucuyla evirdi, çevirdi; ne olduğunu bir türlü kestiremedi. Elini yere koymasını işaret ettim; keseyi aldım, ağzını açarak içindeki bütün altınları avucuna boşalttım: dört pistolluk altı İspanyol altınıyla yirmi otuz tane daha ufak altın vardı. Çiftçi serçe parmağını diline götürerek ıslattı ve büyük altınlardan birini, sonra bir ikincisini aldı, baktı; fakat ne olduklarını bir türlü anlayamadığı görülüyordu. Altınları keseye, keseyi de cebime koymamı işaret etti; ben de alması için yine birkaç kez uzattıktan sonra kesemi cebime koymaktan başka bir çare bulamadım. Çiftçi, akıllı bir yaratık olduğuma artık inanmıştı. Bana birkaç kez bir şeyler söyledi; sesi, tıpkı su değirmenlerinin çıkardığı gürültü gibi, kulaklarımın içinde uğuldadı: ama sözcüklerin hecelerini ayırdedebiliyordum. Var gücümle bağırarak, bildiğim bütün dillerle kendisine yanıt verdim; kulağını bana iki yarda kadar yaklaştırmıştı; fakat yararı olmadı; bir türlü anlaşamadık. Çiftçi, hizmetçilerini işlerine gönderdi; sonra cebinden mendilini çıkararak iki kat yaptı, sol elinin içine yaydı; elini de, düz ve ayası yukarı olmak üzere yere koydu; içine girmemi işaret etti. Mendil bir ayak kadar kalın olduğundan bunu kolaylıkla yapabilirdim; boyuneğmek gerektiğini düşündüm; yere düşmeyeyim diye de mendilin içine boylu boyunca uzandım: çiftçi, beni daha fazla güvene almak için, mendilinin geri kalan kısmıyla, başımı dışarda bırakarak sardı, sarmaladı ve böylece evine götürdü. Orada karısını çağırırak beni gösterdi; kadın, tıpkı İngiltere'deki hanımların kurbağa ya da örümcek görünce irkildikleri gibi, bağırarak geri çekildi. Fakat nasıl davrandığımı, kocasının işaretlerine göre ne kadar iyi davrandığımı görünce bana alıştı ve gitgide artan bir sevgi beslemeye başladı. Öğle olmuştu. Bir hizmetçi yemeği getirdi; bu, bir çiftçinin sade yaşamına uygun bir et yemeğinden ibaretti ve yirmi dört ayak çapında bir tabak içindeydi. Aile halkı, çiftçi, karısı, üç çocuğu ve yaşlı bir büyük anne sofraya oturdular; çiftçi beni, masanın üzerine, kendinden biraz uzağa yerleştirmişti; masanın yüksekliği otuz ayaktı; büyük bir korku içindeydim; yere düşmeyeyim diye, kıyıdan elimden geldiği kadar uzakta kalmaya çalışıyordum. Çiftçinin karısı biraz et doğradı; ekmek ufaladı ve tahta bir çanak içinde önüme koydu; kendisine doğru saygıyla eğildikten sonra, cebimden çatal bıçağımı çıkardım, yemeye koyuldum; bu yaptığım pek hoşlarına gitmişti. Çiftçinin karısı hizmetçilerin birini göndererek ufak bir kadeh getirtti; içkiyle doldurdu: on beş litre kadar alıyordu. Epey zorluk çekerek kadehi iki elimle kaldırdım ve ev sahibi hanımın sağlığına büyük bir saygıyla içtim; gereken sözleri, avazım çıktığı kadar bağırarak İngilizce söylemiştim: ev halkı kahkahalarla öyle güldü ki, gürültüden az kaldı sağır olacaktım. İçki, hafif elma şarabı lezzetindeydi, oldukça hoştu. Ev sahibi çiftçi, tabağına yaklaşmamı işaret etti; masanın üstünde yürürken, iyi yürekli okuycularımın da kolaylıkla anlayacakları ve beni bağışlayacakları gibi, öyle bir şaşkınlık içindeydim ki, ayağım bir ekmek kabuğuna takılıverdi, yüzükoyun düştüm; fakat bir yerime bir şey olmadı. Hemen ayağa kalktım ve bu iyi adamların endişe ettiklerini görerek, nezaket yollu kolumun altında taşıdığım şapkamı aldım, başımın üstünde sallayarak üç kez selam verdim: düşmekle hiçbir zarar görmediğimi anlatmak istiyordum. Efendime (bundan böyle çiftçiye, efendim diyeceğim) doğru yürürken, yanında oturan en küçük ve en yaramaz oğlu, bacaklarımdan yakaladı ve beni öyle yükseklere kaldırdı ki, tir tir titremeye başladım; fakat babası beni hemen elinden kaptı ve kulak tozuna öyle bir tokat aşketti ki, bu tokatla bir Avrupa süvari birliğini yere serebilirdi; sonra çocuğun sofradan kaldırılmasını buyurdu. Fakat ben, çocuğun bana kin beslemesinden korkarak ve bizimkilerin serçe, tavşan, kedi, köpek gibi hayvanlara nasıl eziyet ettiklerini düşünerek diz çöktüm ve çocuğu göstererek, bağışlanmasını rica ettiğimi efendime elimden geldiği kadar anlatmaya çalıştım. Razı oldu; çocuk yine sofraya oturdu; ben de gittim, elini öptüm; efendim, oğlunun elini tutarak beni yavaş yavaş okşattı. Yemek ortasında hanımının en çok sevdiği kedisi kucağına atlamıştı. Ben on iki kadar çorap dokuyucusunun çıkarabileceği bir gürültü işitmiş, başımı çevirmiştim: meğer bu gürültü, hayvan hırıltısıymış. Hanımı, kediye yiyecek veriyor, sırtını okşuyordu; başını ve pençelerinden birini görerek bu hayvanın üç öküz büyüklüğünde olduğunu kestirdim. Masanın en uzak ucunda, ondan elli ayak ötede olduğum; hanım da, üzerime atılıp beni pençesiyle yakalamasın diye hayvanı sıkı sıkı tuttuğu halde, görünüşündeki dehşet içime korku veriyordu. Fakat çok geçmeden hiçbir tehlike olmadığını anladım: efendim, beni alıp kedinin üç yarda yakınına koyduğu halde hayvan aldırış bile etmedi. Vahşi hayvanlar, bir kimsenin kendilerinden kaçtığını ya da korktuğunu görürlerse, onu kovalar ya da ona saldırırlarmış; ben bunun doğru olduğunu da birçok kez denemiştim; onun için bu nazik anda hiçbir ürkeklik belirtisi göstermemeye karar verdim. Kedinin yanı başında, hiç yılmadan, beş aşağı beş yukarı dolaştım; hatta yarım yarda kadar yanına bile sokuldum. Kedi benden, benim ondan korktuğumdan daha fazla ürkerek sindi. Köpeklerden pek o kadar korkmuyordum; üç dört tanesi odaya girdi (çiftçilerin evlerinde böyle şeyler olağandır); içlerinde iri bir bekçi köpeğiyle bir tazı vardı. Bekçi köpeği dört fil kadar büyüktü; tazı, ondan daha boylu olmakla birlikte o kadar iri değildi. Yemek bitmek üzereyken, bir sütnine, kucağında bir yaşında bir çocukla içeri geldi. Çocuk beni görür görmez öyle bir yaygara kopardı ki, sesi Londra köprüsünden Chelsea'ye kadar giderdi. Bu yaygarayla, beni oyuncak olarak eline vermelerini istediğini anlatmaya çalışıyordu. Anası bunu hoşgördü, beni kaldırarak çocuğa uzattı; o da, hemen belimden yakalayarak başımı ağzına soktu. Öyle bağırdım, öyle bağırdım ki çocukcağızın ödü koptu, beni hemen bıraktı. Anası yetişip de önlüğünü uzatmasaydı kesinlikle yere düşecek, param parça olacaktım Sütnine çocuğu yatıştırmak için eline çıngırağını verdi; bu, çocuğun beline halatla asılı, içinde büyük taşlar bulunan oyuk bir kaptı. Fakat oyuncağında yararı olmadığını görünce, son çareye başvurdu, çocuğu emzirmeye koyuldu. Şunu söylemeliyim ki, beni, sütninenin o koca göğsü kadar ömrümde hiçbir şey iğrendirmemiştir. Bunun üzerine, İngiliz hanımlarının o güzel tenleri aklıma geldi. Bu hanımlar, bizimle aynı boyda olduklarından, ne kadar güzel görünürler! Eksiklikleriyse, ancak büyültücücü bir ayna ile ortaya çıkar. En düz ve en beyaz tenlere, büyültücü bir aynayla bakılacak olursa, bunların kaba ve kötü renkte olduklarını deneyimler de gösteriyor. Anımsıyorum, Lilliput'tayken, o küçücük yaratıkların tenleri bana olağanüstü güzel görünüyordu. Çok yakın dostum olan bir bilginle bu sorun üzerine konuşurken şunları söylemişti: bana, ben yerdeyken baktığında, yüzümü çok daha güzel ve düz buluyormuş; oysa kendisini elime aldığım zaman beni daha yakından gördüğünde, yüzüm, ilk bakışta son derece iğrençmiş; derimde büyük çukurlar varmış; sakalımın kökleri, domuz kıllarından on kat daha sert ve kalınmış; tenim de, göze hiç hoş gelmeyen birtakım renklerin karışmasıyla oluşmuş. Oysa, şunu söylememe okuyucularımın izin vermelerini isterim ki, rengim, ülkemin birçok erkeklerinin rengi gibi açıktı; tenimi de, yolculuklarıma karşın, güneş pek az yakmıştır. Öte yandan, dostum, imparatorun sarayındaki hanımlardan söz ederken, kiminin çilleri, kiminin büyük ağzı, bir başkasının büyük burnu olduğunu söylemişti; fakat ben bir şey fark edememiştim. Bütün bunların böyle aklıma gelmesi çok doğaldı; fakat okuyucularım, bu koca yaratıkların biçimsiz olduklarını sanmamalıdır; hele efendime altmış ayak yüksekten baktığım zaman, çiftçi olmasına karşın yüzünün bütün üyelerinin orantılı olduğunu görmüştüm. Yemek bitince, efendim odadan çıkıp işçilerin yanına gitti; sesinden ve işaretlerinden, karısına beni iyi korumasını sıkı sıkı tembih ettiğini anladım. Çok yorgundum; uykum gelmişti; hanımım farkına vardı, beni yatağının üzerine koydu; temiz, beyaz bir mendille üstümü örttü; bu mendil, savaş gemilerinin mayistre yelkeninden daha geniş, daha kabaydı. İki saat kadar uyudum; düşümde, karım ve çocuklarımla birlikte evimde olduğumu gördüm; fakat uyanıp da, kendimi iki-üç yüz yarda genişliğinde, iki yüz yardadan fazla yükseklikte koca bir odada ve yirmi yarda eninde bir yatakta bulunca, üzüntüm büsbütün arttı. Hanımım, ev işlerini görmek üzere yanımdan ayrılmış, odayı kilitlemişti. Yatağım, yerden sekiz yarda kadar yüksekti; bazı gereksinimlerimin zoruyla yataktan inmem gerekiyordu; fakat kimseyi çağırmaya kalkışmadım; çünkü ne kadar bağırsam yararı olmayacaktı: sesimin, yattığım odadan bir hayli uzakta olan ve ev halkının bulunduğu mutfağa kadar gidebilmesine olanak yoktu. Ben bu durumdayken, iki fare, perdelere tırmanarak yatağıma çıktılar; koklaya, koklaya aşağı yukarı koşuşmaya başladılar. Bir tanesi hemen hemen yüzümün yanına gelince, korkuyla yerimden fırladım, kendimi korumak için kılıcımı çektim. Bu korkunç hayvanlar bana iki yandan saldırmaya cüret ettiler; bir tanesi, ön ayaklarını boynuma bile uzattı; fakat bereket versin bana bir zararı dokunmadan karnını deştim; ayaklarıma yığılıverdi. Ötekisi, arkadaşının başına geleni görünce kaçmak istediyse de, ben daha önce davranarak sırtında koca bir yara açtım; hayvan, arkasından kan sıza sıza gözden kayboldu; Başarıyla biten bu serüvenden sonra, yatağın üzerinde aşağı yukarı gezinmeye başladım: biraz soluk almak, kendimi toplamak istiyordum. Fareler iri bir bekçi köpeği kadar büyüktü; fakat daha çevik, daha vahşiydiler; bereket versin yatarken kemerimi çıkarmamıştım; yoksa beni kesinlikle paramparça eder, yutuverirlerdi. Ölen farenin kuyruğunu ölçtüm, iki yardadan bir parmak eksikti; hâlâ kan sızmakta olan cesedini yatağın üzerinde sürüklerken midem bulandı; tümüyle ölmediğini anlayınca da, kılıcımla boynuna bir daha tüm gücümle vurup adamakıllı öldürdüm. Biraz sonra, hanımım geldi; beni al kan içinde görünce koştu, eline aldı. Gülümseyerek ve yaralı olmadığımı anlatmak için başka işaretler yaparak ölü fareyi gösterdim; son derece hoşnut oldu; hizmetçiyi çağırdı; fareyi bir maşayla tutturarak pencereden dışarı attırdı; sonra beni masanın üzerine koydu. Kana bulanmış kılıcımı gösterdim; ve ceketimin eteğiyle silerek kınına yerleştirdim. Görülecek işlerim vardı: bunları benden başka kimsenin yapmasına da olanak yoktu; onun için yere indirilmek istediğimi hanımıma anlatmaya çalıştım; yere inince de, kapıyı göstererek birkaç kez eğildim: utanıyordum, amacımı başka türlü anlatamazdım. Hanımım epey güçlük çektikten sonra ne yapmak istediğimi sonunda anladı; beni eline alarak bahçeye çıkardı; yere koydu. İki yüz yarda kadar ilerledikten sonra, hanımıma, bakmaması ve arkamdan gelmemesi için işaret ettim; iki kuzukulağı yaprağı arasına saklanarak işimi gördüm. İyi yürekli okuyucularım, bu ve buna benzer ayrıntılar üzerinde durduğumdan ötürü beni bağışlarlar sanırım; böyle şeyler bayağı zekâlara önemsiz görünebilir; fakat filozoflar, düşünce ve düşlem güçlerini genişletmek yolunda bu türlü ayrıntılardan yararlanacakları gibi, bunları gerek kendilerinin, gerekse herkesin yaşamına yararlı olacak bir biçimde de uygulayacaklardır; zaten benim de, yolculuklarımın bu ya da başka ayrıntılarını bütün dünyaya anlatmaktan amacım budur; onun için, doğruyu olduğu gibi göstermek başlıca ereğim olmuştur. Bilgiçlik taslamaktan, süslü bir deyiş kullanmaktan kaçındım; yolculuğumun bütün ayrıntıları kafamda öyle derin bir etki bıraktı, belleğime öyle güçle yerleşti ki, yazarken önemli hiçbir şey unutmadım. Bununla birlikte, taslaklarımı daha sıkı bir gözden geçirirken, az önemli görünen birçok yerini çıkardım; çünkü bazı gezginlerin belki pek de haksız olmayarak uğradıkları, can sıkmak, önemsiz şeylerle uğraşmak gibi eleştirileri göze almaktan çekindim.
AnGeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.10.08, 20:45   #2 (permalink)
Kullanıcı Profili
Delta Üye
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nerden: Konya
Mesajlar: 833
Konular: 724
Puan Grafiği
Rep Puanı:1364
Rep Gücü:0
RD:AnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud of
Teşekkür

Ettiği Teşekkür: 16
29 Mesajına 34 Kere Teşekkür Edlidi
:
Standart

II Çiftçinin kızı. Yazarı pazara, oradan da başkente götürüyorlar; bu yolculuğu üzerine verdiği ayrıntılı bilgi. Hanımımın dokuz yaşlarında bir kızı vardı; yaşına göre çok akıllı, iğne işlerinde çok ustaydı; bebeğini giydirmede de çok becerikliydi. Gece yatmam için, annesiyle birlikte bebeğinin beşiğini kurmuştu. Beşiği, küçük bir konsol gözüne koydular; gözü de, farelerden uzak olması için, tavana asılı bir rafa yerleştirdiler. Bu evde kaldığım sürece hep burada yattım. Dillerini öğrendikçe de isteklerimi anlatabiliyor, rahat ediyordum. Bu genç kız o kadar becerikliydi ki, birkaç kez önünde giysilerimi çıkardıktan sonra, beni giydirip soymayı öğrenmişti, fakat izin verdiği zamanlar, onu bu sıkıntıya sokmazdım. Bulabildiği en ince bezlerle bana yedi gömlek ve başka çamaşırlar dikti: bunlar, çuval bezinden daha kabaydı; çamaşırlarımı hep kendi eliyle yıkardı. Bu küçük kız bana dillerini de öğretiyordu: ben bir şeye işaret eder, o da bunun kendi dillerindeki adını söylerdi; böylece, birkaç gün içinde, istediğim şeyleri adlarıyla söyleyebildim. Çok uysal huylu bir kızdı; boyu, kırk ayaktan biraz uzundu ki, yaşına göre kısa sayılırdı. Bana Grildrig adını taktı; bütün ev halkı, sonra da bütün ülke beni bu adla çağırdı. Bu sözcüğün Latince karşılığı Nanunculus, İtalyanca karşılığı da Homunceletino'dur; manken demektir. Bu ülkede yaşayabildiysem, bunu, tümüyle bu kıza borçluyum; buradayken yanından hiç ayrılmadım; onu Glumdalclitchim, yani küçük dadım diye çağırırdım. Bana göstermiş olduğu özen ve şefkati böylece belirtmeyi unutmuş olsaydım, çok iyilik bilmezlik etmiş olurdum. Keşke elimde olsaydı da, ona olan borcumu hak ettiği gibi ödeyebilseydim; oysa korktuğum başıma geldi: hiç suçum olmadığı halde, zavallı kızın gözden düşmesine neden oldum. Efendimin, tarlada splacknuck büyüklüğünde acayip bir hayvan bulduğu bütün çevrede duyulmuştu: bu yaratığın her yanı tıpkı insan biçimindeydi; insan davranışlarına öykünüyor; kendine özgü bir dille konuştuğu gibi ülkenin dilinde de birkaç sözcük söyleyebiliyordu; iki ayak üstünde dimdik yürüyebiliyor, uysal ve evcil olup, çağırıldığı zaman geliyor, buyurulan herşeyi yapıyordu; çok kısa organları, üç yaşında bir soylu kızından daha güzel bir teni vardı. Efendimin komşusu ve iyi bir dostu olan bir çiftçi, bütün bu söylenenlerin doğru olup olmadığını öğrenmek için bir gün bizi görmeye geldi. Beni hemen ortaya çıkardılar ve bir masanın üstüne koydular. Burada, efendimin buyruğu üzerine yürümeye başladım; kılıcımı çektim, sonra yine kınına soktum; konuğumuzun önünde saygıyla eğildim ve küçük dadımın öğrettiği gibi, kendi dilinde hatırını sordum, hoşgeldiniz dedim. Bu adam oldukça yaşlıydı; gözleri de iyi görmediğinden, beni daha iyi seyredebilmek için gözlüğünü takmıştı: kahkahayla gülmekten kendimi alamadım; çünkü gözleri, iki pencereli bir odaya ışığını döken tam bir aya benziyordu. Bizim ev halkı kahkahalarımın nedenini anlayınca, benimle birlikte gülmeye başladı; yaşlı da buna sinirlenip kızacak kadar budalalık gösterdi. Bu adam çok hasis olarak tanınmıştı; bunun ne kadar haklı olduğunu başıma gelen yıkımla anladım. Yaşlı efendime, evimizden yirmi iki mil ötede, beygirle yarım saatlik bir kentte kurulacak pazar yerinde beni parayla halka göstermesini alçakça öğütledi: ben, efendimle dostunun ikide bir beni göstererek fısıldaştıklarını görünce başıma bir çorap örüldüğünü kestirmiş; korkumdan, bazı sözlerini işittiğimi, anladığımı sanmıştım. Ertesi sabah, Glumdalclitch bana, annesinin ağzından kurnazlıkla alabildiği her şeyi anlattı; kızcağız beni kucağına aldı, utanç ve üzüntüsünden iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı: başıma bir kötülük geleceğinden, kaba saba adamların beni ellerine alarak sıkıp öldüreceklerinden ya da sakat bırakacaklarından korkuyordu. Ne kadar alçakgönüllü olduğumu, onuruma ne kadar bağlı bulunduğumu ve o bayağı adamlara para karşılığı gösterilmekten ne derin bir nefret duyacağımı biliyordu; annesiyle babası, Grildrig'in kendisinin olacağına söz vermişlerdi; ama şimdi, tıpkı geçen yıl yaptıkları gibi davranıyorlardı; o zaman da kendisine güya bir kuzu armağan etmişler, fakat hayvan beslenip yağlanınca kasaba satmışlardı. Şunu söylüyeyim ki, ben, küçük dadım kadar endişe etmiyordum; hiç sarsılmayan bir umudum vardı: bir gün gelecek, özgürlüğüme kavuşacaktım. Öteye beriye götürülmekle uğrayacağım aşağılamaya gelince de, bu ülkede tam bir yabancıydım ve yurduma dönebilirsem, başıma gelen bu yıkımdan ötürü kimse beni ayıplayamazdı: Büyük Britanya Kralı da benim durumumda olsaydı, aynı yıkıma boyun eğmek zorunda kalırdı. Efendim, dostunun öğüdü üzerine beni bir kutuya koydu; kızını da, arkasındaki semere oturtarak, panayır günü yakındaki kente götürdü. Kutumun her yanı kapalıydı; yalnızca girip çıkabilmem için ufak bir kapı ve birkaç hava deliği vardı; küçük dadım uzanıp yatmam için bebeğinin şiltesini kutuya yerleştirmeyi unutmamıştı; bununla birlikte bu yolculuk, ancak yarım saat sürdüğü halde, beni fazla sarsmış, bitkin bir duruma getirmişti. Çünkü, beygirin her adımı kırk ayaktı ve yürürken öyle yükseklere sıçrıyordu ki, tıpkı fırtınaya tutulan bir gemi gibi, fakat daha sık inip çıkıyordu. Yolumuz Londra ile St. Albans arasından biraz daha uzundu. Efendim, her zaman uğradığı bir hana gelince atından indi; hancıya danışıp gereken hazırlıkları yaptıktan sonra bir gurultrud, yani tellal tuttu. Tellal, vücudunun her yanı insana benzeyen, birçok sözcükler söyleyebilen ve daha birçok maskaralıklar yapan, splacknuck (bu ülkeye özgü altı ayak uzunluğunda, ince yapılı bir hayvan) boyunda çok acayip bir hayvanın Yeşil Kartal Hanı'nda görülebileceğini bütün kente ilan etti. Beni, hanın üç yüz ayak kare olan en büyük odasındaki bir masanın üzerine koydular. Küçük dadım, bana bakmak ve ne yapmam gerektiğini söylemek üzere, masanın kıyısında alçak bir iskemleye oturmuştu. Efendim, kalabalığı önlemek için içeriye otuz kişiden fazla seyirci almıyordu. Dadımın buyruklarını dinleyerek masanın üzerinde dolaşmaya başladım; bana, anlayacağımı bildiği sorular soruyor, ben de avazım çıktığı kadar bağırarak yanıt veriyordum; birkaç kez seyircilere döndüm; eğilerek selamladım; hoşgeldiniz dedim; ve öğrenmiş olduğum daha başka şeyleri söyledim. Glumdalclitch'in bana bardak yerine verdiği, içki dolu bir yüksüğü aldım, seyircilerin sağlığına içtim; kılıcımı çekerek İngiltere'de meç idmanları yapanlar gibi iki yana savurdum. Dadım, küçük bir saman çöpü parçası verdi; bununla da mızrak idmanları yaptım (bu sanatı gençliğimde öğrenmiştim). O gün on iki gruba gösterildim; on iki kez aynı maskaralıkları yinelemek zorunda kaldım. Yorgunluk ve üzüntüden bitkin bir duruma gelmiştim. Beni görenler, yaptıklarımı öyle ballandıra ballandıra anlatmışlardı ki, halk içeri girmek için az kalsın kapıları kıracaktı. Kendi çıkarını düşünen efendim, dadımdan başka kimsenin bana dokunmasına izin vermiyordu; her türlü kaza ve tehlikeyi önlemek için de, masanın çevresine ve oldukça uzağına tahtalar koydurmuştu; böylece bana kimse erişemiyordu. Fakat yaramaz bir öğrenci başıma nişan alarak bir fındık attı; tam başımın yanından geçiverdi; öyle hızlı gelmişti ki isabet etseydi, başım parça parça olabilirdi; çünkü küçük bir balkabağı kadar vardı. Yaramaz çapkını bir temiz dövüp odadan dışarı attılar; hoşnut olmuştum. Efendim, beni gelecek panayırda yine göstereceğini ilan ettirdi; beni taşımak için de daha rahat bir kutu yaptırdı. Bunun nedeni vardı: O ilk yolculukta ve sonra sekiz saat sürekli olarak halkı eğlendirerek o kadar yorulmuştum ki, ayakta duramayacak durumdaydım; sesim de çıkmaz olmuştu. Ancak üç gün sonra kendime gelebildim. Evde de rahat yüzü görmedim: yüz millik bir çevre içindeki bütün komşular ünümü duymuşlar, beni görmek için eve geliyorlardı. Çoluk çocuklarıyla birlikte gelenler herhalde otuz kişiden aşağı değildi (bu ülke çok kalabalıktır); efendim de beni göstermek için her aileden bütün odayı dolduracak seyircilerden alacağı kadar para istiyordu. Bu nedenle, kente götürülmemekle birlikte, hiçbir gün (bunların tatil günü olan çarşambadan başka) adamakıllı rahat edemedim. Efendim, kendisine kazanç getirebileceğimi düşünerek, beni ülkenin en büyük kentlerine götürmeye karar verdi. Uzun bir yolculuk için gereken şeyleri sağladıktan, evdeki işlerini de yoluna koyduktan sonra karısıyla esenleşti; ve 1703 yılının 17 Ağustosu'nda, yani bu ülkeye geldiğimden iki ay sonra, evimizden üç bin mil uzakta bulunan başkente gitmek üzere yola çıktık. Çiftçi, kızı Glumdalclitch'i arkasına bindirmişti; ben, Glumdalclitch'in kucağında, beline bağlı olan kutumun içindeydim. Kızcağız, kutumun iç yanlarını, bulabildiği en yumuşak bezlerle döşemiş, altlarını pamukla beslemişti; bebeğinin yatağını da içeri koymuş; çamaşır ve başka gerekli eşya getirmiş, rahatım için elinden geleni yapmıştı. Yanımızda, bizim evden bir hizmetçi oğlandan başka kimse yoktu: o da eşyalarla birlikte arkamızdan geliyordu. Efendimin amaçı, beni, yoldaki bütün kentlerde göstermek ve hatta elli, yüz mil sağa sola saparak, müşteri bulabileceği köylere ve soylu evlerine uğramaktı. Yavaş gidiyorduk; günde ancak yüz elli mil kadar yol alıyorduk: çünkü, Glumdalclitch beni kayırmak için atın hızlı gittiğinden yakınmıştı. İstediğim zaman beni kutumdan çıkarıyor, hava aldırıyor, ülkeyi gösteriyordu; fakat bana bağlamış olduğu bir çocuk kuşağından sımsıkı tutuyordu. Nil ve Ganj'dan daha geniş ve derin ırmaklardan geçtik; çaylar bile Times'tan daha büyüktü. On hafta hep dolaştık; birçok köy ve özel evlerden başka on sekiz büyük kentte gösterildim. 26 Ekim'de bu ülke dilinde Lorbrulgrud (yani evrenin övüncü) denen başkente geldik. Efendim, kentin ana caddesinde, kral sarayından uzak olmayan bir yerde bir daire tuttu; her zaman yaptığı gibi, her yana, biçimimi, becerilerimi anlatan ilanlar yapıştırttı; üç yüz ayak genişlikte büyük bir salon kiralayarak, altmış ayak çapında bir masa getirtti: ben hünerlerimi bunun üzerinde gösterecektim; düşmeyeyim diye de, masanın yanlarını üç ayak yükseklikte parmaklıklarla çevirdi. Burada, bütün halkın şaşkınlık ve hoşnutluk dolu gözleri önünde günde on kez gösteriliyordum. Artık bu ülke dilini oldukça iyi konuşabiliyordum; bana söylenen her sözü de adamakıllı anlıyordum; bundan başka alfabelerini de bellemiştim; kitaplardaki bazı tümceleri çözmeyi şöyle böyle başarabiliyordum. Evde ve yolculuğumuzun boş zamanlarında, Glumdalclitch bana öğretmenlik etmişti; cebinde bizim atlaslardan pek büyük olmayan ufak bir kitap taşırdı; bu genç kızlara dinleri üzerine kısa bilgiler veren bir yapıttı. Glumdalclitch, işte bu kitaptan bana harfleri ve sözcüklerin anlamlarını öğretmişti.
AnGeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.10.08, 20:46   #3 (permalink)
Kullanıcı Profili
Delta Üye
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nerden: Konya
Mesajlar: 833
Konular: 724
Puan Grafiği
Rep Puanı:1364
Rep Gücü:0
RD:AnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud of
Teşekkür

Ettiği Teşekkür: 16
29 Mesajına 34 Kere Teşekkür Edlidi
:
Standart

Bunları, cesaretinden şüphe edilmesine dayanamayacak bir kimse gibi metin bir edayla söylemiştim. Fakat sözlerim herkesi kahkahalarla güldürmekten başka bir etki yapmadı: Krala olan saygılarına karşın yanındakiler gülmekten kendilerini alamamışlardı. Bu durum karşısında, insanın kendinden her bakımdan yüksek kimseler önünde kendine onurdan pay biçmeye kalkışmasının ne kadar hoş bir çaba olduğunu düşündüm. Oysa, İngiltere'ye döndüğümden beri çok kez tıpkı benim gibi davranan birçok kimse gördüm. Doğuşları, kişilikleri, zekâları ve sağduyuları bakımından hiçbir hak iddia edemeyecekleri halde önemli adam tavrı takınıp kendilerini İngiltere'nin en yüksek kişileriyle aynı ayarda sayan nice küçük, bayağı soysuza rasladım. Artık sarayda her gün gülünç bir öykünün konusu oluyordum. Glumdalclitch beni çok sevdiği halde muziplik eder, ilişkisiz bir şey yaptığım zaman kraliçeyi eğlendirir diye hemen ona yetiştirirdi. Biraz rahatsız olan kızcağızı, hava alması için eğiticisi bir gün kentten otuz mil öteye, bir saatlik bir yola gezmeye götürmüştü. Bir tarlanın kıyısındaki keçiyolunda arabadan indiler; Glumdalclitch yolculuk kutumu yere koydu, ben de biraz dolaşmak üzere dışarı çıktım. Keçiyolunda bir inek pisliği vardı; sanki çevikliğimi göstermek gerekiyormuş gibi üzerinden atlamaya kalktım. Hız aldım, fakat pisliği aşamadım; tam ortasında, dizlerime kadar içine gömüldüm; yürüyerek, biraz zorlukla dışarı çıkabildim. Hizmetçilerden biri mendiliyle, elinden geldiği kadar, üstümü başımı temizledi; pis, berbat bir durumdaydım. Dadım beni eve dönünceye kadar kutumdan çıkarmadı. Başıma geleni hemen kraliçeye anlattılar; hizmetçiler de bütün saraya yaydı; öyle ki birkaç gün bütün saray bana gülüp durdu. VI Kral ve kraliçenin hoşuna gitmek için yazarın yaptıkları. Müzikte ustalığını gösteriyor. Kral Avrupa üzerine bilgi istiyor, yazar da veriyor. Kralın bu konudakidüşünceleri. Haftada iki kez kralın yataktan kalkış törenine gitmeyi âdet edinmiştim; traş olurken de sık sık yanında bulunurdum; bu, önceleri insana korku veren bir görünümdü, çünkü ustura hemen hemen iki tırpan uzunluğundaydı. Kral hazretleri ülke göreneklerine göre haftada iki kez traş olurdu. Bir gün, berbere rica ederek kral hazretlerinin yüzlerinden usturasıyla aldığı köpükleri elde etmeyi başardım; bunların içinden kırk elli tane kadar sağlam kıl ayıkladım; ince bir tahta parçası buldum; yontarak tarak sırtı olabilecek bir duruma getirdim. Bunu, Glumdalclitch'den aldığım ufacık bir iğneyle, eşit aralarla deldim. Kılları bu deliklere büyük bir ustalıkla yerleştirdim ve diplerinden uçlarına doğru çakımla kazıyarak sivrilttim. Böylece oldukça işe yarar bir tarak elde ettim. Bunu tam zamanında yapmıştım. Birçok dişi kırılmış olduğundan eski tarağım kullanılamaz bir duruma gelmişti ve bu ülkede bana tarak yapacak kadar ince işlerle uğraşan bir usta olup olmadığını bilmiyordum. Aklıma gelmişken, çok olan boş saatlerimi geçirmek için bulduğum bir eğlenceyi de anlatayım: Kraliçenin bir hizmetçisinden, hanımının başını tararken dökülen saçları biriktirmesini rica ettim ve bir süre sonra bir hayli saç elde ettim. Bana ufak tefek şeyler yapmak buyruğunu almış olan marangoza danışarak, kutumdaki koltuklar boyunda iki koltuk çerçevesi yapmasını istedim; bunların arkalığına ve oturacak yerlerine ince bir bizle küçük delikler açmasını da söyledim. Bu deliklere kraliçenin saçlarından en sağlamlarını geçirerek, İngiltere'de hasır sandalyecilerinin yaptıkları gibi sıkıca ördüm. Koltuklar bitince kraliçe hazretlerine armağan ettim, o da bunları antika eşya olarak ona buna göstermek için odasına koydu. Görenler hayranlıklarını gizleyemiyorlardı. Kraliçe bu koltuklardan birine oturmamı istediyse de, bir zamanlar kraliçe hazretlerinin başlarını süslemiş olan bu değer biçilmez saçların üzerine vücudumun en bayağı bir parçasını koymaktansa, en kötü ölümleri göze alacağımı söyleyerek bu isteğini yerine getirmedim. El işlerine çok yeteneğim olduğundan, yine bu saçlardan, beş ayak uzunluğunda küçük, güzel bir kese yaptım; üzerine altın harflerle kraliçe hazretlerinin adlarını işledim ve onayıyla Glumdalclitch'e armağan ettim. Doğrusu bu kese, kullanışlı olmaktan çok süs içindi; çünkü iri paraları taşıyacak kadar sağlam değildi. Onun için Glumdalclitch içine bir şey koymadı ve genç kızların hoşlandıkları o ufak tefek oyuncaklarla birlikte sakladı. Müzikten çok hoşlanan kral, sarayda sık sık konser verdirirdi. Bu konserlere ara sıra beni de götürürler ve iyi işitmem için kutumu, bir masanın üzerine koyarlardı. Fakat çıkan ses o kadar gürültülüydü ki ezgiyi bir türlü ayırt edemiyordum. Eminim, bir krallık ordusunun bütün davul ve borazanlarını kulağınızın dibinde hep bir arada çalsalar yine aynı sesi çıkaramazlar! İyi dinleyebilmek için şu çareyi bulmuştum: Kutumu, çalgıcıların oturduğu yerden olabildiği kadar uzak bir yere koydurur, kapımı, pencerelerimi kapar, perdelerimi çekerdim; ancak böylece müziklerinin pek de kötü olmadığını anladım. Gençliğimde biraz çenbalo (3) çalmasını öğrenmiştim. Glumdalclitch'in odasında da, çenbaloya benzediğinden ve onun gibi çalındığından çenbalo diyebileceğim bir çalgı vardı: Haftada iki kez bir öğretmen gelir, ders verirdi. Bir gün kral ve kraliçeye bu çalgıyla bir İngiliz havası dinletmek hevesine kapıldım. Fakat bu iş çok güç olacaktı; çünkü çenbalo aşağı yukarı altmış ayak uzunluğunda, her tuş da hemen hemen bir ayak genişliğindeydi; öyle ki, iki kolumu uzatmama karşın ancak beş tuşa yetişebiliyordum; bunlara basmak için de yumruklarımı olanca gücümle vurmam gerekiyordu; bu da çok yorucu, hem de boşuna bir çaba olacaktı. Sonunda şu çareyi buldum: Sıradan bir sopa kalınlığında iki değnek hazırladım; her birinin bir ucu, öteki ucundan daha kalındı; kalın uçları fare derisiyle kapladım; böylece tuşlara vurunca ne onlara bir zarar gelecekti, ne de çıkacak sesi bozacaktım. Çenbalonun önüne, tuşlardan dört ayak kadar aşağıya bir sedir yerleştirdiler; beni de üzerine koydular. Bunun üstünde, yan yan sağa sola koşup, değneklerimle gereken tuşlara vurarak bir İngiliz dans havası çalmayı başardım: kralla kraliçe son derece hoşnut kaldılar. Ömrümde bu kadar yorucu bir iş görmemiştim; bununla birlikte, ancak altı tuş kullanabilmiş; başka müzikçilerin yaptığı gibi yukarı ve aşağı tuşları birlikte çalamamıştım; konserim de bu yüzden biraz aksamıştı. Önce de belirttiğim gibi, çok derin anlayışlı bir hükümdar olan kral, sık sık kutumun çalışma odasına getirilmesini, masasının üzerine konmasını buyururdu. Sonra kutumdan bir iskemle çıkararak, kendisinden üç yarda ötede, çalışma masasının üstünde oturmamı isterdi, böylece tam yüzünün karşısına gelmiş olurdum. İşte bu durumda, kralla birçok kez konuştum. Bir gün hükümdara, Avrupa'yı ve bütün dünyayı küçük görmesinin, sahip bulunduğu o yüksek akıl artamlarına uymadığını söylemeye cesaret ettim; aklın boyutla orantılı olmadığını; aksine bundan en az payı olanların, ülkemizde de görüldüğü gibi en uzun boylular olduğunu ekledim. Öteki hayvanlara bakacak olursa, karınca ve arıların, çalışkanlık, ustalık ve anlayış bakımından daha iri hayvanlardan çok ün salmış oldukları görülürdü; beni de çok önemsiz bir yaratık saymakla birlikte, bir gün kendisine büyük hizmetlerde bulunabileceğimi umuyordum. Kral, sözlerimi dikkatle dinledi ve hakkımda, önce olduğundan, daha iyi düşünceler beslemeye başladı. İngiltere'nin yönetimi üzerine kendisine elimden geldiği kadar tam ve doğru bilgi vermemi istedi; hükümdarlar genellikle kendi göreneklerini yeğlemekle birlikte (daha önceki konuşmalarımızda, başka hükümdarlardan söz ederken böyle düşündüğünü söylemişti) ülkemde öykünmeye değer bir şey olup olmadığını öğrenmekten çok hoşnut olacaktı. Benim iyi yürekli okuyucularım, sevgili yurdumu, bahtına ve değerine uygun bir deyişle övebilmem için bilseniz, Demostenes ya da Cicero (4) gibi güzel konuşabilmeyi ne kadar isterdim! Sözlerime, ülkelerimizin, Amerika'daki yerleşmelerimizden başka bir hükümdarın yönettiği üç krallıktan oluşan iki adayı kapladığını anlatarak başladım. Toprağımızın verimliliği, iklimimizin ısısı üzerinde uzun uzun durdum. Sonra ana çizgileriyle İngiliz parlamentosunu anlattım: Lordlar Kamarası denen seçkin bir topluluk bulunduğunu, lordların da çok eski zamanlardan kalma en büyük geliri olan, en soylu soydan kimseler olduğunu söyledim ve sözümü şöyle sürdürdüm: ''Lordların, çeşitli bilgi ve sanatlarda, silah kullanmada eğitilmelerine son derece dikkat edilir ve bunlar, böylece kralın doğuştan danışmanı olmak niteliğini kazanırlar; ülke yasalarının yapılmasında payları olur; son kararı veren en yüksek mahkemede üyelik eder; yiğitlikleri, davranışları ve bağlılıklarıyla hükümdarlarını, yurtlarını her zaman korumayı üzerlerine alırlar. Lordlar, ülkemizin süsü ve dayanağıdır; onurlarını yalnızca erdemleriyle kazanmış, oğullarının da bu onur yolundan hiçbir zaman sapmadığı ünlü ataların değerli ardıllarıdır. Bunlara, bu meclisin bir parçası olarak, piskopos denen birçok saygın kimseler katılmıştır; görevleri din sorunlarını, halkı din konusunda aydınlatan kimseleri gözetim altında tutmaktır. Piskoposları, hükümdarla en bilge danışmanları bütün yurdu arayıp tarayarak, yaşamlarının kutsallığı ve bilgilerinin derinliğiyle haklı olarak kendilerini göstermiş rahipler arasından seçerler; bunlar da gerçekten ulusun ve rahip sınıfının manevi babalarıdır. ''Parlamentonun öteki bölümü, halkın bütün ülke bilgeliğini temsil etmek üzere serbestçe seçtiği, büyük yetenekleri ve yurt sevgileri bakımından en önde gelen kişilerden oluşur ve adı Avam Kamarası'dır. Bu iki bölüm, Avrupa'nın en yüce meclisini oluşturur; ve kralla birlikte bu meclise, bütün yasaları yapma yetkisi verilir.'' Sonra mahkemelere geçtim ve başlarında, birbirleriyle çatışan insan hak ve mülkiyetleri üzerine karar veren, düşkünlükleri cezalandırıp suçsuzluğu koruyan yargıçlar -o yasa yorumcuları, o saygı değer bilgeler- bulunduğunu söyledim. Maliyemizin ne büyük bir anlayışla yönetildiğinden; askerlerimizin, denizde, karada kazandıkları başarılardan söz ettim. Ülkenin nüfusunu, çeşitli din mezheplerinde ve siyasal partilerde olan yurttaşlarımızın sayısına göre hesapladım. Oyunlarımızı, eğlencelerimizi bile unutmadım; özetle yurdumun onuruna yararlı olacak her şeyi söyledim ve sözlerimi İngiltere'de son yüz yıl içinde, olup biten olayların kısa bir tarihini anlatarak bitirdim. Bütün bu bilgiyi, her biri saatlerce süren, beş konuşmada ancak verebildim. Kral her şeyi büyük bir dikkatle dinledi; sık sık not aldı ve soracağı soruları defterine yazdı. Bu uzun konuşmalarım bitince hükümdar, altıncı konuşmamızda notlarını gözden geçirdi; birçok şeyi iyi anlayamadığını, birçok soruları, itirazları olduğunu söyledi. Genç soylularımızın ruh ve bedenlerinin eğitimi için ne gibi yöntemlere başvurulduğunu, yaşamlarının ilk çağını, o bir şey öğrenebilecekleri çağı, nasıl geçirdiklerini sordu. Soylu bir soyun kökü kuruyunca lordlar meclisine nasıl üye bulunuyordu? Kendilerine lordluk verilen kimselerde ne gibi yetkiler aranıyordu? Hükümdarın huyu, saray hanımlarından birine ya da başbakana verilen bir miktar para ya da halk çıkarlarına karşıt bir partiyi güçlendirme isteği, bir kimseye lordluk verilmesini etkiliyor muydu? Bu lordlar, yurttaşlarının mülkiyetleri üzerinde son kararı verebilmek için ülke yasalarını ne dereceye kadar biliyorlardı ve bu bilgiyi nasıl elde etmişlerdi? Bunlar açgözlülük, yanlılık ve gereksinimden o kadar uzak mıydılar ki rüşvet ya da daha başka kötü şeylerin etkisi altında kalmıyorlardı? O sözünü ettiğim saygın lordlara gelince, bunlar, o rütbeye, din bilgileri ve yaşamlarının kutsallığıyla mı yükselmişlerdi? Bir soylunun buyruğunda köle gibi rahiplik ettikten sonra meclise kabul edildikleri zaman, yine kölece o soyluların düşünce ve kanılarını tutuyorlar mıydı? Kral, Avam Kamarası dediğim meclisin üyeleri seçilirken ne gibi yollara başvurulduğunu öğrenmek istedi. Kesesi dolu olan bir yabancı, bilgisiz seçmenleri etkileyip efendilerinin ya da çevredeki yüksek bir kişinin yerine kendini seçtiremez miydi? Nasıl oluyordu da, bu meclise girmek, söylediğim gibi birçok emek ve harcamaya mal olduğu, çok defa da ailelerinin parasız pulsuz kalması sonucunu verdiği halde, birçok kimse, para ya da aylık gibi bir karşılık beklemeden (5) üye olmaya can atıyorlardı? Hükümdara göre, böyle bir durum, erdemin ve halka hizmet anlayışının abartılmış bir biçimiydi; içten olabileceğinden şüphe edilebilirdi. Bundan ötürü, bu çalışkan ve yurtsever efendilerin, halk çıkarlarını, bir hükümdarın ahlakı bozuk bakanlarıyla birlikte kurmuş olduğu planlara feda ederek, harcadıkları paraları, katlandıkları sıkıntıları karşılayıp karşılamadıklarını öğrenmek istedi. Daha birçok soru sordu; bu sorunun her noktası üzerinde istediği herşeyi öğrendi; bir sürü incelemede bulundu; bazı şeylere karşı çıktı. Bunları burada yinelemek ne sakınmalı, ne de uygun olur sanıyorum. Mahkemelerimiz üzerine söylediklerime gelince, kral hazretleri birçok konuda doyurulmak istedi. Bunu, kolayca başarabilirdim; çünkü, bir zamanlar, hukuk mahkemesinde uzun bir davam görülmüş; mahkeme bana karşı karar vererek bütün giderleri de üzerime yüklemişti: hemen hemen bütün malımı mülkümü yitirmiştim. Kral, hangi yanın haklı, hangi yanın haksız olduğunu bulmak için ne kadar vakit ve para harcandığını sordu. Avukatlar, eğriliği, sıkıntı çektirmek, kötülük etmek için açılmış oldukları açıktan açığa bilinen davaları savunmakta özgür müydüler? Dinsel ve siyasal toplulukların adalet terazisinde ağır bastıkları görülüyor muydu? Bu avukatlar, haklılık bilgisi temellerine göre mi eğitilmişlerdi; yoksa bütün bildikleri yerel ya da ulusal görenekler miydi? Avukatlarla yargıçların, istedikleri gibi yorumladıkları yasaların hazırlanmasında katkıları olmuş muydu? Avukatlar, başka başka zamanlarda aynı davaya hem karşı, hem de ondan yana söz söylemişler, ve birbirine karşıt düşünceleri kanıtlamak için örnek göstermişler miydi? Zengin mi, yoksa yoksul muydular? Davaları savunmak ya da düşüncelerini söylemekle ellerine para geçiyor muydu? Ve hele, bu avukatlar, Avam Kamarası'na üye olarak hiç kabul edilmişler miydi? Kral, sonra, maliyemizin yönetimine geçti; ve burada belleğimin yanılmış olduğunu sandığını söyledi. Çünkü, vergilerimizin yılda beş, altı milyon getirdiğini hesaplamış bu gelirin nasıl harcandığını anlatmıştım; Kral da, harcamaların geliri iki kat aştığını görmüştü; bu yolda nasıl davrandığımızı öğrenmekle yararlanabileceğini umduğundan, not almaya özellikle dikkat etmişti; hesabında yanılmış olmasına da olanak veremiyordu. Söylediğim doğruysa, bir devletin nasıl olup da, sıradan bir insan gibi, gelirinden fazlasını harcadığına bir türlü akıl erdiremiyordu. Bize borç verenlerin kimler olduğunu; bu borçları ödemek için nereden para bulacağımızı sordu. Bu kadar çok gidere neden olan, bu kadar geniş ölçüde savaşlara giriştiğimizi duymakla şaşkınlıklar içinde kaldı: herhalde kavgacı bir ulustuk; çok kötü komşular arasında yaşıyorduk; komutanlarımız da, herhalde krallarımızdan kat kat daha zengindi. Ticaret ya da anlaşma yapmak, ya da kıyılarımızı donanmamızla korumak gibi nedenlerden başka, adalarımızın dışında ne işimiz olabilirdi? Hele barış ve dinginlik içindeyken, özgür bir ulus içinde, parayla sürekli bir ordu beslediğimizi söyleyince kral şaştı, kaldı. Seçtiğimiz kimseler kendi isteğimizle bizi yönettikçe, kimden korktuğumuzu, kiminle dövüşeceğimizi bir türlü anlayamadığını söyledi. Kral, yurdumun nüfusunu çeşitli dinsel ve siyasal topluluklardaki kişileri sayarak hesaplamamı, garip bir aritmetik diye adlandırmak lütfunda bulunarak güldü. Halkın zararına olacak düşünceler besleyen kimselerin bu düşünceleri değiştirmeye niçin zorlanacaklarını ve bunları gizlemeye niçin zorlanamayacaklarını anlayamadığını söyledi; bir hükümetin, bu gibi düşüncelerin değiştirilmesini istemesi baskı olacağı gibi, böyle düşüncelerin gizlenmesini sağlayamaması da zayıflığının belirtisi olur; bir kimsenin dolabında zehir saklamasına izin verilebilir, fakat bu zehiri yararlı bir ilaç olarak ötede beride satmasına izin verilmemelidir. Kral, soylularımızın ve yüksek tabakadan kimselerin eğlencelerinden söz ederken kumar sözünü ettiğime işaret etti. Böyle bir eğlenceye kaç yaşında başlandığını; ne zaman bırakıldığını; oynayanların ne kadar vaktini aldığını öğrenmek istedi; bu oyunların soyluların servetlerine zararı dokunacak kadar yüksek olup olmadığını sordu. Bayağı, düşkün kimseler, oyundaki ustalıklarıyla, büyük zenginlikler elde ediyorlar mıydı? Sonra da, soylularımızı köle gibi kullanıyor; onları düşünce ve ruhlarının eğitiminden alıkoyuyor; birtakım alçak ve ahlaksız arkadaşlarla düşüp kalkmaya alıştırıyor; yitirdikleri para yüzünden bu onursuz ustalığı öğrenip başkalarının üzerinde denemeye sürüklüyorlar mıydı?

Konu AnGeL tarafından (30.10.08 Saat 20:50 ) değiştirilmiştir..
AnGeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.10.08, 20:51   #4 (permalink)
Kullanıcı Profili
Delta Üye
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nerden: Konya
Mesajlar: 833
Konular: 724
Puan Grafiği
Rep Puanı:1364
Rep Gücü:0
RD:AnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud of
Teşekkür

Ettiği Teşekkür: 16
29 Mesajına 34 Kere Teşekkür Edlidi
:
Standart

Son yüzyıl içinde ülkemizde olup biten şeyler üzerine vermiş olduğum tarihsel bilgi de kralı şaşkınlıklar içinde bıraktı. Kral bunun, açgözlülük, ayrılık, ikiyüzlülük, hainlik, kıyıcılık, öfke, çılgınlık, kıskançlık, şehvet, kötülük ve tutkunun neden oldukları bir yığın suikast, ayaklanma, öldürme, toplu kıyım, devrim, sürgün öykülerinden başka bir şey olmadığını söyledi. Başka bir konuşmamızda, hükümdar, bütün söylediklerimi şöyle bir derleyip topladıktan sonra, sorduğu sorularla vermiş olduğum yanıtları karşılaştırdı; sonra beni eline alarak yavaşça okşadı ve şunları söyledi (bu sözleri, hele kralın söyleyişini ömrümde unutamayacağım): benim mini mini dostum Grildrig, yurdunu övmene doğrusu hayran kaldım; şunu açıkça gösterdin ki, yasalarınızı yapan kimseler, bu yoldaki yetkilerini bazan yalnızca bilgisizlik, tembellik ve ahlaksızlıklarıyla elde ediyorlar; yasalarınız da, çıkar ve yetenekleri bunları bozmak, karıştırmak ve bunlardan sıyrılmak olan kimselerce açıklanıyor, yorumlanıyor ve uygulanıyor; ülkenizde, temelde pek kötü olmayan, örgütlenmeye benzer bir şeyler görür gibi oluyorum ama, bunların bir bölümünün ancak silik bir belirtisi kalmış; ahlak bozuklukları da öteki bölümünü lekelemiş, yok etmiş. Bütün söylediklerin, bir memurluk elde etmek için bir erdem gerektiğini göstermiyor; hele, yurttaşlarına erdemlerinden ötürü soyluluk verildiğini; rahiplerin, dinlilik ve bilgilerine; askerlerin, gördükleri işlere ve yiğitliklerine; yargıçların, doğruluklarına; meclis üyelerinin yurt sevgilerine; danışmanların da, bilgeliklerine göre yükseldiklerini hiç göremiyorum. Sana gelince (kral konuşmasını sürdürüyordu), yaşamının büyük bir bölümünü yolculukta geçirdiğin için, yurdundaki ahlaksızlıkların birçoğundan uzak kalmış olmanı ummak isterim. Fakat, sözlerinden çıkardıklarıma, senden binbir zorlukla çekip koparabildiğim yanıtlara bakılırsa, yurttaşlarının çoğu, doğanın yeryüzünde sürünmelerine katlandığı o küçük, iğrenç böceklerin, kesinlikle en zararlıları. VII Yazarın yurt sevgisi. Krala çok yararlı bir öneride bulunuyor. Kral kabul etmiyor. Kralın siyaset alanındaki büyük bilgisizliği. Bu ülke bilgisinin eksiklikleri ve dar alanı; yasaları; askerlik işleri; devletteki partiler. Kralla olan bu konuşmalarımızı yazmayıp geçebilirdim; fakat doğruluğa beslediğim büyük sevgi buna engel oldu. Öfke ve üzüntülerimi açığa vurmak boşuna bir şey olacaktı; çünkü bu gibi davranışlarım her zaman alayla karşılanmıştı. Onun için, soylu ve sevgili yurdumun uğradığı bu aşağılamalara katlanmak zorunda kaldım, sesimi çıkarmadım. Krala böyle bir fırsat vermiş olmaktan, herhangi bir okuyucumun olacağı kadar, ben de yürekten üzgünüm. Fakat ne yaparsınız ki, hükümdar, her şeyi öğrenmek, araştırmak merakındaydı; onun isteğini elden geldiği kadar karşılamamak da, ne nezaketime, ne kendisine duyduğum minnet duygusuna uyardı. Yalnızca kendimi savunmak için şunu söyleyeyim ki, sorularının birçoğuna yanıt vermemek için kaçamak yolları buldum; ve her noktayı, tam doğruya uymayacak derecede uygun göstermeye çalıştım; çünkü Halikarnaslı Dionysius'un, her tarihçiye haklı olarak öğütlediği o övülmeye değer yurt yanlılığını ben de doğru bulur, her fırsatta yurdumun yanını tutardım. Yurdumun, o anamın, zayıflık ve çirkinliklerini saklayacak, erdem ve güzelliklerini parlak bir ışık altında gösterecektim; o yüce hükümdarla konuşurken bütün çabalarımı, içtenlikle, bu yolda harcadım: yazık ki başaramadım. Fakat bütün dünyaya kapalı bir ülkede yaşıyan, bundan ötürü de, başka ulusların yaşama biçemleri ve görenekleri üzerine hiçbir bilgisi olmayan bir kralın düşüncelerini hoş görmeliyiz. Böyle bir bilgi eksikliği, İngiltere'nin ve Avrupa'nın daha yetişkin uluslarının uzak olduğu o dar düşünceliliğe, peşin yargılara yol açar. Dünyanın ıssız bir bucağında yaşayan bir kralın, erdem ve düşkünlük üzerine düşüncelerini, bütün insanlığın ölçüsü olarak kabul etmek istemek de gerçekten acımasızlık olur. Bu sözlerimin doğruluğunu ve dar bir çerçeve içinde kalmış bir öğrenim ve eğitimin kötü etkilerini göstermek için, bir şeyden söz etmek istiyorum; buna belki de inanmayacaksınız. Hükümdarın daha fazla gözüne girmek için, bundan üç, dört yüzyıl önce bir toz bulunduğunu ve böyle bir toz yığınının üzerine en ufak bir kıvılcım sıçrasa, tekmil yığını -bir dağ kadar bile olsa- bir anda ateşleyip gök gürlemesinden daha büyük bir gürültü ve sarsıntıyla havaya uçuracağını söyledim. Pirinç ya da demir bir tüpün içine, büyüklüğüne uygun bir miktarda bu tozdan koyunca, demir ya da kurşun bir mermiyi öyle bir şiddet ve hızla sürüklerdi ki, bunun gücüne hiçbir şey dayanamazdı. Böylece atılan mermiler, saf saf orduları birden yok eder; en sağlam duvarları çökertip yıkar; binlerce kişiyle dolu gemileri denizin dibine gönderebilirdi. Hele böyle mermilerden birkaçı zincirle bağlanacak olursa, gemilerin bütün direk ve armalarını kesebilir; yüzlerce kişiyi ortadan biçer; yolunun üzerinde bulunan her şeyi kül ederdi. İçi oyuk, demirden büyük yuvarlakları bu tozla doldurup, sardığımız herhangi bir kente araçlarla atınca, bunlar, kaldırım ve yolları söker: evleri yerle bir eder; patlayıp da parçaları çevreye dağılırsa, yakınlarında bulunan kimselerin beyinlerini parça parça ederdi. Bu tozu yapmak için ne gibi maddeler gerektiğini biliyordum: bunlar hem ucuz, hem her yerde bulunabilirdi; maddelerin birbirine nasıl karıştırıldıklarını da öğrenmiştim. Kral hazretlerinin işçilerine, bu ülke ölçülerine göre nasıl tüp yapabileceklerini gösterebilirdim: en büyüklerinin yüz ayaktan uzun olmasına gerek yoktu. Bu tüplerin yirmi otuzuna uygun miktarda toz doldurulur, her birine de bir mermi konursa, kral hazretleri, ülkelerindeki en güçlü kentin duvarlarını birkaç saat içinde yıkabilir; başkenti, kesin buyruklarını dinlememeye kalkışacak olursa, yok edebilirdi. Kendisinden gördüğüm koruma ve iyiliklerden dolayı duyduğum minnetin ufak bir karşılığı olmak üzere, bu hizmetimi kabul etmesini, kral hazretlerinden rica ettim. O korkunç araçları betimlemem ve önerim, kralı yılgıya düşürdü. Benim gibi güçsüz ve yerlerde sürünen bir böceğin (bunlar kendi deyimleridir) insanlığa bu kadar aykırı düşünceler beslediğine ve bu araçların olağan etkileri olarak betimlediğim kan ve perişanlık sahneleri karşısında nasıl olup da, hiç sarsılmadan, sıradan şeylerden söz eder gibi konuştuğuna şaştığını söyledi; bu araçları ilk ortaya çıkaran da, herhalde, insanlığa düşman, soysuz bir ruhtu. Kendisi, sanat ve doğada yeni buluşlardan olduğu kadar pek az şeyden haz duyduğu halde, böyle bir gizi öğrenmektense ülkesinin yarısını yitirmeye razı olacağını ekleyerek, yaşamıma bir değer veriyorsam, böyle bir şeyden bir daha söz etmememi buyurdu. Dar düşünceli ve kısa görüşlü olmanın ne garip bir belirtisidir ki, kendisine saygı, sevgi ve saygınlık kazandıran her artamı olan bir kral: büyük yetenekleri, bilgeliği ve derin bilgisi olan, devlet yönetimi işlerinde olağanüstü erkli, bütün uyruklarının hemen hemen tapındığı bir hükümdar; Avrupa'da bizim bir türlü akıl erdiremeyeceğimiz titiz ve gereksiz bir çekingenlikle eline verilen bir fırsatı; kendisini, bütün ulusunun can, mal ve özgürlüğünün salt egemeni kılacak fırsatı tepiyor! Bunları, bu yüce hükümdarın erdemlerini küçültmek için söylemiyorum; fakat kişiliği, bu sorundan ötürü, İngiliz okuyucuların gözünde, değerinden bir hayli yitirecektir sanıyorum. Bu adamların eksiklikleri bilgisizliklerinden ileri geliyor; daha devlet yönetimini, Avrupa'daki daha ince zekâların başardığı gibi, bir bilime dönüştürememişler! Hiç unutmam, bir gün kralla konuşurken, bizde, devlet yönetimi sanatı üzerinde yazılmış binlerce kitap olduğunu söyledim. Amacım büsbütün başka olmakla birlikte bu sözlerim, kralda, anlayışımızın pek kıt olduğu etkisini bıraktı. Kral hazretleri, bir hükümdar ya da bakanın gizli kapaklı işler görmesini, fazla incelikler göstermesini, dolaplar çevirmesini nefret ve aşağılamayla karşılıyordu. ortada düşman ya da rakip bir ulus yokken, devlet gizi demekle ne anlatmak istediğimi anlayamıyordu. Devlet yönetimi bilgisini, akıl ve sağduyu, adalet ve yumuşaklık, hukuk ve cinayet davalarının hızla görülmesi ilkelerine ve sözü edilmeye değmez birtakım belli konulara dayatarak çok dar bir çerçeveye sokuyordu. Ona göre, önce bir buğday başağı ya da bir ot yaprağı biten bir yerde, iki buğday başağı ya da iki ot yaprağı yetiştirebilen bir kimse, yurduna, politikacılar soyunun topundan daha özlü bir hizmet görebileceği gibi, insanlıkça da daha değerli sayılırdı. Bu ülke halkının bilgileri çok eksik: ahlak, tarih, şiir ve matematikten ibaret ve kendilerini yalnızca bunların birinde göstermeleri gerekiyor. Fakat matematik, yalnızca yaşama yararlı olacak şeylere, tarımın gelişmesine ve mekanik sanatlarına uygulanıyor. Bu adamların kafasına, idea, özlük, soyutlama, aşkınlar üzerine en ufak bir düşünceyi bile sokamadım. Yasa metinlerindeki sözcükler, alfabelerindeki, yirmi ikiden ibaret olan harflerin sayısını aşmamak zorundadır; hatta yirmi iki sözcüğü bulan metinlere bile raslanmıyor. Yasalar çok yalın ve basit bir dille yazılmıştır ve bura halkının bunları başka türlü yorumlayacak kadar hızlı zekâları yok. Zaten herhangi bir yasayı yorumlamak, ölümle cezalandırılan bir suçtur. Hukuk davalarında karar verirken ya da öldürüm davaları görülürken, o kadar az örnek gösteriyorlar ki, bu davalarda yüksek ustalık göstermekle de hiç kimse övünemez. Çinliler gibi bunlar da basma sanatını çok eski zamanlardan beri biliyorlar; fakat kitaplıkları o kadar büyük değil. En genişi kralın kitaplığıdır; burada bin iki yüz ayak uzunluğunda bir galeriye yerleştirilmiş, bin kadar yapıt var. Bu kitaplıktan, istediğim her kitabı alıp okumama izin verilmişti. Kraliçenin marangozu, Glumdalclitch'in odalarının birinde kendiliğinden ayakta duran bir merdiven biçiminde, yüksekliği yirmi beş ayak olan bir araç yapmıştı: basamaklar elli ayak uzunluğundaydı. Bu, öteye beriye götürülebilir, çifte kanatlı bir merdivendi ve oda duvarlarının birinin on ayak ötesine konur, okumak istediğim kitap da duvar dayatılırdı. Ben, önce en yüksek basamağa çıkar ve kitaba doğru dönerek, sayfanın başından okumaya koyulurdum; satırların uzunluğuna göre, sağa ve sola sekiz on adım yürür; gözlerimin seçemeyeceği yere gelince bir basamak iner, böylece aşağıya kadar gelirdim. Sonra yine yukarı çıkar, öteki sayfayı da aynı biçimde okurdum. Sayfalar, mukavva gibi kalın ve katı olduğundan, en büyüklerinin uzunluğu da on sekiz, yirmi ayağı aşmadığından, her yaprağı iki elimle tutup kolayca çevirirdim. Deyişleri açık, güçlü ve akıcıdır; fakat süslü değildir; gereksiz sözcükleri sıralamaktan, değişik deyimler kullanmaktan kaçınıyorlar. Özellikle tarih ve ahlak konuları üzerine yazılmış birçok kitabı okuyup inceledim. Bunlar arasında, hep Glumdalclitch'in yatak odasında duran, eski, küçük bir kitap beni bir hayli eğlendirdi. Bu, Glumdalchitch'in, ahlak ve sofuluk üzerine yazılar yazan, ağırbaşlı, yaşlıca eğiticisinin kitabıydı ve insan soyunun güçsüzlüğünü gösteriyordu; fakat kadınlarla aşağı tabakadan olanlardan başka kimsenin değer vermediği bir yapıttı. Bununla birlikte, bu ülke yazarlarından birinin, böyle bir konu üzerinde neler söyleyebileceğini merak etmiştim. Yazar, Avrupa ahlakçılarının ele aldıkları o gündelik konular üzerinde duruyor; insanın, özü bakımından, ne kadar küçük, ne kadar önemsiz, ne kadar zavallı bir yaratık olduğunu gösteriyor; havanın şiddeti, yabanıl hayvanların öfkesi karşısında kendini korumaktan aciz olduğunu söylüyor; çeşitli hayvanlardan, güç, hız, uyanıklık ve çalışkanlık bakımlarından ne kadar aşağı olduğunu vurguluyordu. Şunları ekliyordu: doğa, dünyanın artık çürümekte olduğu bu son çağlarda, bozulmaya başlamış ve eski çağlarla karşılaştırılacak olursa, yapıları yarım kalmış ufacık yaratıklardan başka bir şey ortaya koyamaz olmuştu. İnsan soyunun, başlangıçta daha iri olduğunu kabul etmek akla uygun olacağı gibi; tarih, ağızdan ağıza yayılagelen bilgiler ve ülkenin orasını burasını kazarken raslantıyla bulunan, bugünkü küçülmüş insan soyunun boyunu kat kat aşan büyük kemik ve kafatasları da, eski zamanlarda devler bulunduğunu göstermektedir. Doğa yasalarına göre de, kesinlikle daha iri, daha sağlam olmamız ve böylece, damdan düşen bir kiremit, bir çocuğun attığı taş, ufacık bir derede boğulmak gibi önemsiz olaylarla yok olup gitmememiz gerekiyordu. Yazar böyle uslamlamalar yaparak yaşama yararlı olacak birçok ahlak dersi veriyordu; bunları yinelemeyi gereksiz buluyorum. Ben doğayla olan kavgalarımızdan ahlak dersleri, daha doğrusu hoşnutsuzluk ve yakınma konuları çıkarma sanatının ne kadar yaygın olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Daha ayrıntılı bir incelemeyle, bizim de, bura halkının da, bu kavgaların temelsiz şeyler olduğunu göreceğimize eminim. Bu ülkenin askerlik işlerine gelince, halk, kralın yüz yetmiş altı bin piyadesi ve otuz iki bin süvarisi olan ordusuyla övünmektedir: Bilmem, birçok kentteki esnaf ve köylerdeki çiftçilerden ibaret olan bir topluluğa, yalnızca soyluların ve yüksek tabakadan kimselerin buyruğunda bulunan, hiç ödül ve aylık almayan birliklere ordu denebilir mi? Talimlerini gördüm, eksiksizdi; çok düzenliydiler; fakat bunları övecek değilim: her çiftçi, efendisinin; her kentli de, Venedik'te olduğu gibi gizli oyla seçtiği başların buyruğunda olduktan sonra zaten başka türlü olamazdı. Lorbrulgrud birliklerinin, kente çok yakın yirmi mil karelik bir alanda, talim etmek üzere sıralandıklarını sık sık görmüştüm. Bu birlikler, yirmi beş bin piyadeyle altı bin süvariden fazla değildi; fakat kapladıkları alanın genişliğinden, tam sayılarını çıkarmama olanak yoktu: iri bir ata binmiş olan bir süvari yüz ayak kadar yüksekti. Bütün süvarilerin, bir komutla, hep birden kılıçlarını çekip, havada salladıklarını görmekten daha görkemli, daha şaşkınlık verici, daha olağanüstü bir şey düşünülemez: göğün her bucağından, sanki hep birden binlerce şimşek çakıyordu. Ülkesine hiçbir yerden geçilemeyen bir hükümdarın, nasıl olup da ordu kurmayı, daha doğrusu uyruklarına askeri disiplin öğretmeyi akıl ettiğine merak sardım. Tarihlerini okuyarak, ötekine berikine sorarak, çok geçmeden bu konuda bilgi elde ettim. Birçok kuşak boyunca bura halkı da, bütün insanoğullarının uğradığı illete tutulmuş: soylular erk; halk özgürlük; kral da kesin egemenlik elde etmek için uğraşmış. Ülke yasaları, bu isteklere akla uygun bir ölçü verebilmişse de, yasaya uymayanlar çıkmış, birkaç iç savaş olmuş. Şimdiki kralın dedesi bu savaşlara, genel bir anlaşmayla son vermiş; herkesin isteğiyle kurulmuş olan bu halk ordusu da, o zamandan beri hizmete hazır bir durumda bulundurulmuş.
AnGeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 30.10.08, 20:54   #5 (permalink)
Kullanıcı Profili
Delta Üye
Kullanıcı Bilgileri
Üyelik tarihi: Aug 2008
Nerden: Konya
Mesajlar: 833
Konular: 724
Puan Grafiği
Rep Puanı:1364
Rep Gücü:0
RD:AnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud ofAnGeL has much to be proud of
Teşekkür

Ettiği Teşekkür: 16
29 Mesajına 34 Kere Teşekkür Edlidi
:
Smile

Kralla kraliçe sınır boyuna yolculuğa çıkıyorlar; yazar da birlikte gidiyor; bu ülkeden ayrılışını bütün ayrıntılarıyla anlatıyor; İngiltere'ye dönüyor. İçimde her zaman güçlü bir duygu vardı: Bir gün gelecek, özgürlüğüme kavuşacaktım, ama bunun nasıl olacağını kestiremediğim gibi başarı umudu olabilecek bir plan da düşünmemiştim. Binmiş olduğum gemi, bu ülke kıyılarına yakın düşmüş olan ilk gemiydi ve kral başka bir gemi görülecek olursa, kıyıya çıkarılmasını, tayfaları ve yolcularıyla birlikte bir arabaya konarak Lobrulgrud'a getirilmesi için kesin bir buyruk çıkartmıştı. İstediği şey bana kendi boyumda bir kadın bulmak, böylece soyumun üremesini sağlamaktı; bense geride, kanaryalar gibi kafeslere konacak ya da bir süre sonra bu ülke soylularına ilginç şeyler olarak satılacak bir kuşak bırakma alçaklığını yapmaktansa ölmeye çoktan razıydım. Doğrusu burada bana çok iyi davranıyorlardı; yüce bir kralla kraliçenin gözdesiydim; bütün saray benden pek hoşlanıyordu; fakat insanlık onuruna hiç yakışmayacak bir durumdaydım; arkamda bıraktığım çoluk çocuğum bir an bile hatırımdan çıkmıyordu; kendileriyle eşit koşullar altında konuşabileceğim kimseler arasında bulunmak; bir kurbağa ya da köpek yavrusu gibi ezilip ölmek korkusu olmadan sokaklarda, kırlarda dolaşmak istiyordum. Kurtuluşum tam bu sırada, umduğumdan çok daha önce ve olağanüstü bir biçimde oldu; bunu, bütün ayrıntılarıyla olduğu gibi anlatacağım. İki yıldır bu ülkedeydim; üçüncü yılın başlarında, kralla kraliçe, ülkelerinin güney kıyılarına doğru bir yolculuğa çıktılar; Glumdalclitch'le ben de yanlarındaydık. Her zaman olduğu gibi, beni yine yukarıda betimlemiş olduğum, on iki ayak genişliğinde, rahat bir oda olan yolculuk kutumda taşıyorlardı. Ara sıra bir atlının, kutumu önüne koyarak taşımasını da istediğimden, sarsıntılardan fazla etkilenmemek için odamın tavanının dört köşesine ipekten ipler koydurmuş, bunlara bir branda bağlatmıştım; yolda çoğunlukla bu brandanın içinde uyurdum. Tavanda, brandamın tam üstünde, sıcaklarda uyurken hava girsin diye bir ayak karelik bir delik açtırmıştım. Yivler üzerine geçirilmiş bir tahta kapağı ileri geri götürerek bu deliği istediğim gibi açıp kapardım. Yolculuğumuzun sonuna gelince, kral hazretleri, kıyıdan on sekiz mil içeride, Flanfasnic kentindeki köşkünde birkaç gün kalmayı uygun buldular. Glumdalclitch'le ben çok yorulmuştuk; ben, biraz da soğuk almıştım; Glumdalclitch ise o kadar rahatsızdı ki, odasından dışarı çıkamadı, bir fırsat düşerse biricik kurtuluş yolum olacak denizi görmeye can atıyordum. Olduğumdan daha hasta görünerek, biraz deniz havası almama izin vermesini Glumdalclitch'den rica ettim; beni birkaç kez emanet ettikleri çok sevdiğim bir saray oğlanıyla gidecektim. Glumdalclitch'in ne büyük bir isteksizlikle razı olduğunu; oğlana bana dikkat etmesi için verdiği buyrukları ve başıma gelecek şey içine doğmuş gibi hüngür hüngür ağlamasını hiçbir zaman unutamayacağım. Oğlan, kutumu aldı ve kıyıdaki kayalıklara doğru, köşkten yürüyüşle yarım saat ötede bir yere götürdü. Kutumu yere bırakmasını buyurdum ve pencerelerimden birini kaldırarak, denize doğru büyük bir istek ve üzünçle baktım. Kendimi iyi duyumsamıyordum. Brandamda biraz uyumak istediğimi söyledim. Uyku belki iyi gelirdi. Yattım; oğlan da soğuk girmesin diye, penceremi sımsıkı kapadı; biraz sonra uyumuşum. Oğlanın bana bir şey olmayacağını düşünerek, kayalıklar arasına gidip kuş yumurtası aradığını sanıyorum: Onun yumurta aradığını ve kaya yarıkları arasında bir iki tane bularak aldığını daha önce de penceremden görmüştüm. Her neyse, odamın rahat rahat taşınması için tepesine bağlanmış olan halkanın çekilmesiyle birdenbire uyandım. Kutumun bir hayli yükseldiğini, sonra da büyük bir hızla ileri doğru hareket ettiğini duyumsadım. İlk sarsıntıyla, az kaldı brandamdan yere yuvarlanacaktım, ama sonra hareketimiz rahatlaştı. Avazım çıktığı kadar haykırdım; yararı olmadı; pencerelerime doğru baktım. Gök ve bulutlardan başka bir şey görünmüyordu. Tam başımın üstünde kanat çırpmasına benzer bir gürültü işittim; başıma gelen yıkımı anlamıştım. Bir kartal, gagasıyla halkadan yakalamıştı; amacı, kabuklu kaplumbağalara yaptığı gibi kutumu kayaların üzerine atmak, sonra da beni alarak yemekti. Bu hayvanların seziş ve koku alma yetenekleri öyle yüksektir ki, avlarını -hatta iki parmak kalınlığında tahtalar altında bulunan benden daha iyi gizlenmiş olsalar bile- çok uzaklardan kolayca bulabilirler. Bir süre sonra, kanat ses ve çırpmalarının hızla arttığını, kutumun da rüzgârlı günlerde yol işaret direkleri gibi aşağı yukarı sallandığını fark ettim. Kartala (halkayı gagasında tutan kuşun kartal olduğuna emindim) birkaç kez vurulduğunu işittim ve sonra birden bire yere doğru dikine düştüğümü duyumsadım; bu bir dakikadan biraz fazla sürdü; öyle hızlı iniyordum ki, az kalsın soluğum kesilecekti. Düşüşüm, kulaklarıma Niyagara Çağlayanı'ndan daha gürültülü gelen korkunç bir sesle durdu; bir dakika kadar karanlık oldu; sonra kutum yukarı çıkmaya başlayarak, pencerelerimin üstünden aydınlık gelinceye kadar yükseldi. Denize düştüğümü anlamıştım. Kutum, benim, eşyalarımın, üst ve alt köşelerindeki geniş sac levhaların ağırlığıyla, beş ayak kadar sulara gömülmüş durumda yüzüyordu. O zaman olduğu gibi, şimdi de sandığıma göre, kutumu kapıp kaçan kartalı, avını paylaşmak için başka iki üç kartal kovalamış; o da kendini bunlara karşı savunurken, beni bırakıvermişti. Kutumun dibine kaplanmış olan sac levhalar (en sağlamları da bunlardı) düşerken dengenin bozulmamasına yardım etmiş; kutumun, suya çarpınca parça parça olmasını önlemişti. Odamın ek yerleri çok iyi çakılmıştı; kapım da, menteşeler çevresinde dönmeyip, kasalı pencereler gibi indirilip kaldırılıyordu. Odam, böylece, öyle sıkı bir biçimde kapanmıştı ki, içeriye pek az su sızıyordu. Büyük zorluklarla brandamdan indim; fakat önce, içeri hava girmesi için çatı penceremi, kapağını çekerek açmıştım: çünkü, havasızlıktan boğulacak duruma gelmiştim. Bir saat içinde kendisinden bu kadar uzaklara düştüğüm sevgili Glumdalclitch'in yanında bulunmayı ne kadar istiyordum! Doğrusu, bu yıkım anında bile, zavallı dadıcığımın, beni yitirdiği için ne büyük acılar çekeceğini, kraliçenin öfkesini, kızcağızın bütün geleceğinin yıkıldığını düşünüyor, ona acımaktan kendimi alamıyordum. Benim, bu durumda uğradığım zorluklar ve geçirdiğim tehlikelerle karşılaşmış herhalde pek az gezgin vardır: her an kutumun parça parça olacağından, ilk çıkan şiddetli bir sağnak ya da yükselen bir dalgayla devrileceğinden korkuyordum. Pencere camlarından birinin kırılması ölüm demekti; bereket versin pencerelerimi, yolculukta olabilecek kazaları önlemek için dış yanlarına konmuş sağlam tel kafesler koruyordu. Birçok çatlaktan su sızmaya başlamıştı bile; ama bu yarıklar büyük olmadığından, elimden geldiği kadar tıkamaya çalışıyordum. Odamın damını kaldıramadım; yoksa onu kesinlikle açar, üstüne çıkarak, bu delikte tıkılı kalıp ölmektense, birkaç saat daha fazla yaşardım; bununla birlikte, bu tehlikeleri bir iki gün atlatsam bile, sonunda açlık ve soğuktan ölmekten başka ne umabilirdim! Her geçen anın ömrümün son anı olacağını düşünerek, hatta böyle olmasını dileyerek, dört saat bu durumda kaldım. Okuyucularıma önce de söylemiştim: odamın penceresi olmayan duvarının dış yanına iki sağlam halka takmışlardı; beni at üstünde taşıyan hizmetçi bunlara bir kayış geçirir, kayışı da beline bağlardı. Ben böyle umutsuz bir durumdayken, halkaların bulunduğu yandan gıcırtıya benzer bir ses duydum ya da duyar gibi oldum; ve biraz sonra, kutumun, çekildiğini ya da yedeğe alındığını sandım: çünkü, ara sıra bir sarsıntı oluyor, sular pencerelerimin tepesine kadar çıkıyor, beni hemen hemen karanlık içinde bırakıyordu. Nasıl olacağını pek kestirememekle birlikte, içimde kurtuluş umutları belirmeye başladı. Yere bağlı olan iskemlelerimden birini söktüm; ve büyük zorluklarla, biraz önce açmış olduğum tavan penceremin altına çekip üzerine çıktım. Ağzımı olabildiğince deliğe yaklaştırarak, avazım çıktığı kadar ve bildiğim her dilde, ''imdat'', diye bağırdım; sonra, mendilimi, çoğunlukla yanımda taşıdığım sopaya bağlayarak delikten dışarı çıkarıp salladım: böylece yakınlarda bir sandal ya da gemi varsa, denizciler kutumun içinde zavallı bir insanın kapalı olduğunu belki anlardı. Yaptıklarının bir yararı olmadı; ama, odamın su üzerinde ilerlediğinden artık kuşkum kalmamıştı. Biraz sonra, kutumun, halkaların bulunduğu, penceresi olmıyan yanı sert bir şeye çarptı; kaya olmasından korktum; şiddetli bir sarsıntı olmuştu; kulağıma, üstteki halkaya halat geçiriliyormuş gibi bir ses geldi; sonra, üç ayak kadar yukarı çekildiğimi duyumsadım. Bunun üzerine yine mendilimi delikten çıkardım ve sesim kısılıncaya kadar haykırdım. Yanıt olarak, biri üç kez bağırdı; o kadar sevindim ki bunu ancak böyle bir sevinç duymuş olanlar anlıyabilirler. Damda birinin gezindiğini ve delikten, İngilizce olarak, yüksek sesle: ''Aşağıda kimse varsa, yanıt versin!'' dediğini duydum. ''Talihsizliği yüzünden, hiçbir insanın uğramadığı yıkımlara uğramış bir İngiliz var!'' diye yanıt verdim ve beni bu zindandan kurtarması için yalvarıp yakardım. Hiçbir şeyden korkmamamı; kutumun gemilerine bağlı olduğunu ve marangozlarının, çıkabilmem için hemen tavanda bir delik açacağını söyledi. Yanıt olarak, buna gerek olmadığını, çok vakit alacağını; tayfalardan birinin parmağını halkaya geçirerek, kutumu denizden gemiye çıkarıp kaptanın kamarasına götürmesinin yeterli olacağını söyledim. Böyle saçma sapan konuştuğumu işitenlerden bazıları deli olduğumu sanmışlar, bazıları da gülmüşlerdi: çünkü artık kendi boyumda, kendi gücümde insanlar arasında olduğum aklıma bile gelmemişti. Marangoz, birkaç dakika içinde, dört ayak karelik bir delik açtı, aşağıya bir merdiven indirdi; ben de bu merdivenle çok bitkin bir durumda gemiye çıktım. Gemidekiler şaşkınlık içindeydiler; bir sürü soru sordular, fakat yanıt verecek durumda değildim. Ben de, karşımda bu kadar cüce görmekten şaşkına dönmüştüm: gözlerim, gerilerde bırakmış olduğum o koca şeylere alışmış olduğundan bütün gemicileri cüce sanmıştım. Çok iyi ve değerli bir adam olan kaptan, Shropshirelı Thomas Wilcock, ayakta duramayacak bir durumda olduğumu görünce, beni kamarasına götürdü, kendime gelmem için naneruhu vererek kendi yatağına yatırdı; biraz dinlenmemi öğütledi; buna, gerçekten gereksinimim vardı. Uyanmadan önce, kaptana, kutumda kaybolmaması gereken birkaç değerli eşyam, güzel bir brandayla bir sökülüp takılır karyola, iki iskemle, bir masa ve dolabım bulunduğunu; odamın bütün duvarlarının ipek ve pamukla kaplanmış olduğunu söyliyerek, tayfalardan birine buyurup kutumu kamarasına getirtmesini rica ettim; kutumu, önünde açacağımı, bütün eşyalarımı göstereceğimi de ekledim. Bu saçmaları işiten kaptan sayıkladığımı sandı; fakat (herhalde beni yatıştırmak için olacak)isteğimi yerine getireceğine söz vererek güverteye çıktı ve adamlarından birkaçını odama gönderdi. (Sonradan öğrendiğime göre) tayfalar bütün eşyalarımı çıkarmışlar, duvarlardaki pamuklu kaplamaları sökmüşlerdi; fakat dolap, karyola ve iskemlelerin yere çakılı olduklarını bilmediklerinden, bunları zorlayarak çıkarıp hırpalamışlardı; gemide kullanmak üzere birkaç tahta parçası da sökmüşlerdi. Böylece akıl ettikleri her şeyi aldıktan sonra, odamın iskeletini suya bırakmışlar, o da, dibinde ve yanlarında açılmış olan yarıklardan ötürü, denizin dibini boylamıştı. Tayfaların, böyle her şeyi kırıp döktüklerini görmediğim için gerçekten hoşnut olmuştum: böyle bir görünüm, unutmak istediğim birçok olayı canlandıracak ve eminim, beni fazlasıyla üzecekti. Birkaç saat uyudum; fakat bıraktığım ülke, geçirdiğim tehlikeler hep düşüme girmiş, beni rahatsız etmişti. Her neyse, uyandığım zaman epey kendime gelmiştim. Saat, akşamın sekiziydi; uzun zaman bir şey yememiş olduğumu düşünen kaptan, hemen akşam yemeğinin getirilmesini buyurdu. Artık öyle çılgın çılgın bakmadığımı, saçma sapan konuşmadığımı görünce epey ikram etti; yalnız kaldığımız zaman, kendisine yolculuklarımı anlatmamı, nasıl olup da o koca tahta sandık içinde, başıboş olarak denizlere bırakıldığımı öğrenmek istedi. Kaptan, öğleyin saat on ikide, dürbünle çevreye bakarken, uzaklarda kutumu görmüş ve bir yelkenli sanmış; gemisinde peksimeti azaldığı için, rotasının pek dışında olmayan kutuma yanaşıp peksimet satın almayı düşünmüş. Biraz yaklaşınca yanıldığını anlamış; ve gördüğü şeyin ne olduğunu öğrenmek üzere bir sandal göndermiş; adamları korku içinde geri gelmişler ve yüzen bir ev gördüklerini söyleyip yemin etmişler. Kaptan budalalıklarına gülmüş; tayfalarına, yanlarına sağlam bir halat almalarını buyurarak kendisi de sandala binmiş; hava dingin olduğundan çevremde birkaç kez dolaşmış; pencerelerimi, onları koruyan tel kafesleri., ve kutumun, ışık için hiçbir delik açılmamış, baştanbaşa tahtadan olan yanındaki iki halkayı görmüş. Tayfalarına sandalı yanaştırmalarını ve halatı halkalara geçirerek sandığımı (odama sandık diyordu) yedeğe alıp gemiye doğru çekmelerini buyurmuş. Geminin yanına gelince, tepedeki halkaya başka bir halat bağlamalarını, sandığı makaralarla yukarı çekmelerini söylemiş; fakat bütün tayfalar elbirliği ettiği halde, sandığımı iki üç ayaktan yukarıya kaldıramamışlar. Kaptan, delikten, ucuna mendil bağlı bir sopa çıktığını görünce, zavallı adamın içerde kapalı kalmış olduğu sonucuna vardıklarını da ekledi. Kaptana, beni ilk gördüğü zaman, kendisinin ya da tayfalarının, havada çok büyük kuşlar görüp görmediklerini sordum. Bunu, ben uyurken tayfalarıyla görüştüğünü; birinin, kuzeye doğru uçan üç kartal gördüğünü; fakat bunların sıradan kartallardan daha büyük olduklarını sanmadığını (tayfa, kuşlar çok yükseklerde uçtuklarından, herhalde boylarının farkına varamamıştı); bu soruyu niçin sorduğumu anlıyamadığını söyledi. Bunun üzerine kaptana, hesabına göre, karadan ne kadar uzakta bulunduğumuzu sordum. Saptayabildiğine göre, en aşağı yüz fersah uzakta olduğumuzu söyledi; hesaplarında yarı yarıya yanıldığını; çünkü bıraktığım ülkeden ayrılmamla denize düşmem arasında iki saatten fazla bir zaman geçmediğini anlattım. Kaptan yine aklımdan zorum olduğunu sandığını duyumsattı; ve bana ayırttığı bir kamarada biraz daha dinlenmemi öğütledi. Vermiş olduğu yemekler sayesinde ve yanında bulunmakla kendime geldiğime, aklımın tümüyle yerinde olduğuna güvence verdim. Bunun üzerine, ciddî bir tavır aldı ve açık konuşmak istediğini söyleyerek, büyük bir cinayet işlediğimi anlıyarak mı aklımı kaybettiğimi; ve başka ülkelerde büyük suçluları, su alan gemilere koyup hiçbir yiyecek vermeden denize saldıkları gibi, beni de mi, bir hükümdarın buyruğuyla bu sandığın içine koyduklarını sordu. Böyle kötü bir adamı gemisine almaktan hoşnut olmamakla birlikte, beni, ilk uğrayacağı limana sağ ve esen bırakacağına söz verdi. Önce tayfalarına, sonra da kendisine odam ya da sandığım üzerine söylediğim saçma sapan sözlerle, yemekteki hiç doğal olmayan durum ve davranışlarımın, bu yoldaki kuşkularını artırdığını da ekledi. Bunun üzerine, kaptana, başımdan geçenleri sabredip dinlemesini rica ederek, İngiltere'den ayrıldığım günden beni bulduğu ana kadar olup bitenleri olduğu gibi anlattım. Gerçek, akıllı kimseleri her zaman etkiler. Güçlü bir sağduyusu ve biraz bilgisi olan bu iyi yürekli, değerli adam, içtenliğime ve doğruluğuma hemen inandı. Ben de sözlerimi kanıtlamak için, kaptana, dolabımın getirilmesini buyurmasını rica ettim (tayfaların odamı nasıl söktüklerini daha önce söylemiştim); anahtarı cebimdeydi; dolabı, önünde açtım; ve çok garip bir biçimde kurtulmuş olduğum ülkede topladığım garip şeyleri gösterdim. Bunların içinde, kralın sakal kıllarıyla yaptığım tarak; yine aynı kıllardan, fakat sırtı kraliçe hazretlerinin bir tırnak kırpıntısı olan başka bir tarak; boyları bir ayaktan yarım yardaya kadar olan iğneler; orta boy demir çivi boyunda dört eşekarısı iğnesi; kraliçe hazretlerinin birkaç tel saçı ve bir gün serçe parmağından çıkararak tasma gibi boynuma geçirmek lûtfunda bulunduğu altın bir yüzük vardı. Bana gösterdiği nezakete bir karşılık olmak üzere bu yüzüğü kabul etmesini rica ettim; geri çevirdi. Sonra, buyruğundaki hanımlardan birinin ayağından elimle kestiğim bir nasırı gösterdim; ferik elması kadar büyüktü; o kadar katıydı ki, bunu, İngiltere'ye dönünce oyup fincan yaptım, gümüşten bir zarf içine koydum. Son olarak, o zaman giydiğim, fare derisinden yapılmış pantalonumu da görmesini rica ettim. Kaptana bir hizmetçinin dişinden başka bir şey kabul ettiremedim. Bunu, merakla incelediğini görmüş, beğendiğini anlamıştım. Teşekkürlerle aldı. Bu, teşekküre değecek bir şey değildi: bir gün, Glumdalclitch'in hizmetçilerinden birinin dişi ağrımış, beceriksiz bir cerrah, sapsağlam olan bu dişi yanlışlıkla çekivermişti. Ben de onu temizlemiş, dolabıma koymuştum. Bir ayak kadar boyu, dört parmak da eni vardı. Kaptan başıma gelenleri böyle yalın ve doğru olarak anlatışımdan çok hoşnut kalmıştı. Bunları, İngiltere'ye döndüğüm zaman yazıp yayınlayarak herkesin yararlanmasını sağlayacağımı umduğunu söyledi. Yanıt olarak, piyasada sürü sürü yolculuk kitapları bulunduğunu; benzersiz olmayan hiçbir şeyin artık sürümü olamayacağını; bu tür kitap yazanların da, gerçekten çok kendi çıkar ve kuruntularına uyduklarını, bilgisiz okuyucuları eğlendirmek istediklerini söyledim. Benim öykümde sıradan olaylardan başka bir şey olmadığı gibi; birçok yazarın yapıtlarında görülen garip bitki, ağaç, kuş ve başka hayvanların, vahşi budunların göreneklerinin ya da taptıkları şeylerin süslü süslü betimlemeleri de yoktu. Bununla birlikte, iyi niyetinden ötürü kendisine teşekkür ettim, ve bu sorunu düşüneceğimi söyledim. Kaptan niçin çok yüksek sesle konuştuğumu anlayamadığını söyleyerek, bıraktığım ülkedeki kral ve kraliçenin ağır mı işittiklerini sordu. İki yıldan fazla böyle konuşmaya alıştığımı kendisi ve tayfaları konuştukları zaman ben de şaşırdığımı; sesleri âdeta bir fısıltı gibi gelmekle birlikte, kendilerini adamakıllı işittiğimi söyledim. Bıraktığım ülkede, masa üzerinde ya da bir kimsenin avucunda olmadığım zamanlar birisiyle konuşurken, bunun âdeta sokakta bulunan biriyle bir çan kulesinin tepesinden bakan başka birinin konuşmaları gibi bir şey olduğunu anlattım. Bundan başka, gemiye ilk geldiğim zaman başka bir şeyin de dikkatimi çektiğini söyledim: tayfalar çevremi alınca, bunları, benzerine raslamadığım ufak, iğrenç yaratıklar sanmıştım. Çünkü, Brobdingnag Hükümdarının ülkesindeyken, gözlerim koca koca şeylere öyle alışmıştı ki, kendimi bunlarla ölçmem, ne kadar bayağı olduğumu göstereceğinden aynaya bakamaz olmuştum. Kaptan, yemekteyken, her şeye şaşkınlıkla baktığımı, gülmekten bir türlü kendimi alamadığımı fark ettiğini; bunu, aklımın bozuk olmasından başka neye vereceğini bilemediğini söyledi. Yanıtım şu oldu: hakkı vardı ama, tabaklarının birer metelik büyüklüğünde olduğunu; bardaklarının birer ceviz kabuğu gibi göründüğünü verdiği domuz budu parçasının da bir lokma bile tutmadığını görünce kendimi gülmekten nasıl alabilirdim (sözümü sürdürerek, bütün eşyalarını ve yiyeceklerini aynı biçimde betimledim); Kıraliçe, hizmetinde bulunduğum sırada, bana gerekecek her şeyi boyuma göre yaptırmıştı ama, aklım hep çevrede gördüğüm şeylerdeydi; ve herkesin kendi eksikliklerine olduğu gibi, ben de küçüklüğüme göz yummuştum. Kaptan şaka ettiğimi anladı; ve o da şakayla, bütün gün bir şey yemediğim halde, iştahımın pek yerinde olmadığını gördüğünü söyleyerek ''gözü karnından daha büyük'' diyen İngiliz atasözünü örnek getirdi. Yine şaka ederek, ''odanı kartalın gagasında görmek, sonra da, o kadar yükseklerden denize düşüşünü seyretmek için yüz lira verirdim'' dedi; bunun, herhalde, gelecek kuşaklara anlatılmaya değer bir görünüm olduğunu da ekledi. Bu durum, Phaeton'la karşılaştırmaya o kadar elverişliydi ki, kaptan bundan kendini alamadı; ama ben bu benzetişi pek beğenmedim. Kaptan Tonkin'den İngiltere'ye dönüyordu; kuzeybatıya doğru, kırk üç enlem, yüz kırk üç boylam derecesine sürüklenmişti. Ben gemiye bindikten iki gün sonra, mevsim rüzgârı çıkmış, uzun süre güneye doğru yol almak zorunda kalmıştık; sonra Yeni Holanda kıyıları boyunca giderek, rotamızı güney-batı-güneye çevirmiş; Umut Burnu'nu dolaşıncaya kadar da güney - güneybatı yönünü tutturmuştuk. Yolculuğumuz çok iyi geçti; bunu, ayrıntılarıyla anlatarak okuyucularımı sıkmak istemem. Kaptan bir iki limana uğradı; sandalını göndererek yiyecek ve içecek su aldı: ben gemiden çıkmadım. Sonunda, kurtuluşumun dokuzuncu ayında, 3 Haziran 1706 günü Downs'a vardık. Navlun karşılığı, eşyalarımı rehin olarak bırakmak istedimse de; kaptan bir metelik bile kabul edemeyeceğini söyledi. Birbirimizden dostça ayrıldık; kendisinden söz aldım: bir gün, beni Redriff'teki evimde ziyaret edecekti. Kaptanın ödünç verdiği beş şilingle bir beygir, bir de kılavuz kiraladım. Yolda, evlerin, ağaçların, duvarların ve halkın küçüklüğünü görerek, kendimi yine Lilliput'da sanmaya başladım. Rasladığım insanları çiğneyip ezmekten korkuyor, yolumdan çekilmeleri için bağırıyordum: bu küstahlığım yüzünden az kaldı başım belaya giriyordu. Sorup araştırdıktan sonra evimi buldum; hizmetçilerden biri kapıyı açtı; başımı çarpmayayım diye, tıpkı kazların yaptığı gibi, eğilerek girdim. Karım beni kucaklamak üzere koştu; ağzıma erişebilmesi için dizlerine kadar eğildim. Kızım, hayır duamı almak için diz çökmüştü; ben, başımı ve gözlerimi uzun zamandır, altmış ayak yükseklere çevrili tutmaya alışmış olduğumdan, onu ancak kalktığı zaman görebildim; sonra, belinden bir elimle kavrayarak kaldırmak bile istedim. Hizmetçileri ve evimde bulunan birkaç tanıdığı cüce, kendimi de dev sanıyordum. Karıma, çok tutumlu davranarak, kendisini ve kızını âdeta aç bırakmış olduğunu söyledim. Özetle, öyle garip şeyler yaptım ki, beni ilk gördüğü zaman deli sanan kaptan gibi, bunlar da aklımı kaçırmış olduğuma karar verdiler. Bütün bunları, alışkanlığın ve peşin yargıların ne büyük gücü olduğunu anlatmak için söylüyorum. Az zamanda, ailem ve dostlarımla anlaştık. Karım bir daha deniz yolculuğuna çıkmama razı olmayacağını söylüyordu. Fakat, kara talihimden olacak, zavallı kadın, okuyucularımın da görecekleri gibi, yola çıkmama engel olamadı. Her neyse, burada talihsiz yolculuklarımın ikinci bölümünü bitirmiş oluyorum.


Kitabı bilgisayarınıza indirmak için tıklayınız.
AnGeL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
brobdingnaga, devler, gulliver, ulkesİnde, yolculuk


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar son Mesaj
Rüyada Yolculuk Görmek - Rüyada Yolculuk Görmek Açıklaması ve Yorumu - Yolculuk Rüya Tarot T-U-Ü-V-Y-Z ile Başlayan Rüya Tabirleri 0 27.07.12 22:19
Dünyanın Merkezine Yolculuk Kitap Özeti - Jules Verne Dünyanın Merkezine Yolculuk Başak Dünya Edebiyatından Kitap Özetleri 0 23.03.12 02:49
Aya Yolculuk Kitap Özeti - Jules Verne Aya Yolculuk Kitabı Kısa Özeti Başak Dünya Edebiyatından Kitap Özetleri 0 23.03.12 02:40
Gulliver's Travels ASYA Sinema-Tiyatro 0 08.07.10 06:11
GULLIVER CÜCELER ÜLKESİNDE- Lilliput'a Yolculuk AnGeL Çocuk Masalları/Çocuk Hikayeleri 5 30.10.08 20:38


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 20:11 .


Powered by vBulletin Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 RC 2